MÜBADELE(2) | Didim Özgürses
Bookmarks

Ahmet amcanın torunu mis gibi köy ayranlarını getiriyor.  2500 yıllık Apollon’a karşı yudumluyoruz. Birlikte olduğumuz Yasemin öğretmen de merakla dinliyor konuşmalarımızı, fotoğraf makinesiyle de bol bol fotoğraf çekiyor.

    “Göçmenleri getiren geminin önce Akbük kıyısına geldiğini ama sonra orasının inilecek yer olmadığını, çünkü kıyıda hiçbir yapı görememeleri üzerine,  rotayı değiştirip geriye döndüklerini, Mavişehir kıyılarında bulunan karakol binasını görünce herkesi oraya indirdikleri söyleniyor, Ahmet amca .” diyorum.

   

   “Ben onu duymadım.” diyor ve ekliyor, “ Gümrük binasının önüne gemiden inen köylüler karakol askerleri tarafından karşılanmışlar. İlk geceyi sahilde askerlerle beraber geçirmişler gelenler. Hatta o gece erkekler nöbet tutmuşlar, eşyalar, hayvanlar çalınmasın diye. Sabah olunca köyü aramaya çıkmışlar, askerler de onlara yol göstermiş. İndikleri yerden, bu taş evler, Rumlardan kalan evler baya aralıymış. Bugünkü yaşadığımız, Rumların terk ettiği evlerin olduğu yere gelmişler. Deniz kıyısından çıkıp köye doğru ilk gelenler Apollon’un ikiz direklerini cami minaresine benzetmişler.

Rum evlerini paylaşırken yakın aileler, akrabalar birbirlerine yakın evleri seçtiler ve yerleştirildiler. Hayvanlarını, yaptıkları  ağıllara, damlara yerleştirildiler.”  Bu tapınak toprakla kaplıymış, toprağın altında. Sadece  sütunların göründüğü durumdaymış. O toprağın üzerinde de bir yel değirmeni vardı. Benim doğuşum; buraya geldikten sonra iki  yıl geçmiş ve ben dünyaya gelmişim. Dedelerimiz, babalarımız geldiklerinde köy mezbelelik içinde, otlar, çalılar sarmış haldeymiş. Her yer dikenliklerle kaplıymış, ağaçları bakımsızmış. Köyün çevresini ıslah ederek, üzüm bağlarına, tarlaya, bağ bahçeye çevirmişler. Köylüler yaz geldiğinde bağına bahçesine çardaklar yapar, yazı serin serin oralarda geçirirlerdi. Kışın evlerine gelirlerdi.

Ahmet amca anlatımında bazen –di’li bazen de –miş’li geçmiş zamanı kullanırken mübadeleden iki yıl sonra dünyaya gelişi ve  köyde yaşanan ilk yılların tanığı olmasından kaynaklandığını düşünüyorum.

Ahmet amca gülümseyerek sürdürüyor konuşmasını,

“Bizim köylüler vapur hareket ettikten sonra, davul zurnalarla oyun oynayarak uzaklaşıyorlar. Kıyıda toplanan dost, düşman Yunanlılar, öylece arkalarından baka kalmış Rum köylüler. Tabi sevinenler de üzülenler de olmuş komşulardan.

“Köyün camisi eskiden kiliseymiş, doğru mu?”

“Rumlar’dan kalan kiliseyi camiye çevirmişler o zaman köylüler. Caminin ilk imamı da Hüseyin Hoca olmuş. Yıllarca namaz kıldırmış.  Öbür köylünün oturduğu evlerin durumuna göre, daha büyük Apollon’un bitişiğindeki koca yapı, (parmağıyla gösteriyor.) önceleri Rumlar zamanında sağlık ocağı gibi, hastane, küçük hastane olarak kullanılmış. İki katlı olan bu bina İsmail Abalı ve Ali Abalı’ya ev olarak verilmiş.  Ama şimdi müze yapıldı, bu dış ülkelerden gelen kazıcılar orayı kullanıyorlar.”

“Köye ilk gelenlerin çoğusu ile aynı yıllarda yaşadınız değil mi, o ilk gelenlerden anımsadığın, hatırladığın isimler var mı?”

“ Var tabii olmaz mı? Mustafa Kahya, Salih Onbaşı, Kambur Ramadan, Kara Ali, Kara Salih, Abalı Ahmet, Pala Süleyman, Bekir Hoca.” Hangi birini sayayım sana? Bütün bunlar gelenlerden, Aile reisleri Hasan Onbaşı, Kınacı Musa, Osman Ağa, Niko Mehmet, Teke Hasan, Kasap İdris, Çolak İsa… Daha çok var. Bunlardan başka bir de Bulgaristan’dan gelenler de var. Uzun Ahmet, Berber Hüseyin,  Hüseyin Oruç,  Romanyalı Salih. Bunlar da Bulgaristan’dan geldiler, ilk öğretmenimiz, muhacir öğretmen lakabıyla Hüseyin Oğuz bize öğretmenlik yaptı. Bulgaristan’dan gelenlerle çok kısa zamanda kaynaştık.  Kız alıp verdik, zamanla akraba olduk. Onlar çok çalışkandılar. Bulgaristan’dan gelenler tütüncülük bilmiyorlardı, bizden öğrendiler. Hatta deniz kıyılarına pek gidememiş köylüler, köy civarında tarlalar yapmışlar çünkü tütün deniz kıyılarındaki bataklıklarda, kumsallarda yetişmezmiş. Buraları hep Bulgaristan’dan gelenler aldı ve tarlaya dönüştürdüler. Onlar iyi komşularımızdı.

Tabii bunların yanında köyümüze gelen birçok aile, bu köyde kalmayıp başka şehirlere köylere göçmüşler. Bunlardan bazıları gittikleri yerde kalmışlar, bazıları da geri dönmüşler

O günlerde köyümüzde yaşamak kolay değildi. Kış günleri köyden dışarı çıkamazsın. Yol yok, Söke’ye  gidemezsin. Söke ovası deniz, su altında. Kayık yok, denizcilikten anlayan yok. Hastane zaten yok, ihtiyaç maddelerinden çoğu yok. Yazın ise kuraklık çok fena, su yok, kuyulardan temin etmek çok meşakkatli. Para yok, yoksulluk var. Herkes senede bir defa tütün parası alır. Tahıl, sebze,  meyve durumu da yetersiz.   Kırkbeş’ten sonra yılından buraya Yenihisar adı verildi. Sonra ne olduysa anlamadık, Didim oldu kasabanın adı.

 

 

Arşivler