Zeki Sarıhan | Didim Özgürses

Bookmarks

Zeki Sarıhan

Zeki Sarıhan

Kadınlar gününde, kadınlarımızın gönlünü yapmak için yazıyor değilim. Kadınların erkeklerden üstün olduklarına inanıyorum. “İnanıyorum” yerine “görüyorum” demem daha gerçekçidir. Zaten bu gerçeği göremeyen,  insanlığı anlamak şöyle dursun, dünyadan habersiz demektir.

1954-1955 öğretim yılı, Fatsa Sakarya İlkokulu 2. sınıfta on yaşında bir çocuğum. Hangi nedenleydi unuttum, öğretmenimiz bir gün bize “Kadın mı erkek mi üstündür?” konulu bir ödev verdi.

Ben “Kadın üstündür” tezini savunurken annemi göz önünde bulundurmuştum.  Babam bir yıl önce 49 yaşında ölmüştü. Hayatının önemli bir kısmı dışarıda çalışmakla geçtiğinden zaten biz çocuklarıyla geçirecek vakti pek olmamıştı. Annem ise bütün yoksul ve orta halli köylü kadınların yaptığı gibi, hem tarla bahçe işlerini çekip çeviriyor, hem dördü kara toprağa girmesinden sonra hayatta kalan biz beş evladını yediriyor, giydiriyor, bizleri muhannete muhtaç koymuyordu. Onun günlük çalışma programını yazsam içinde “dinlenme” denecek bir zaman hemen hemen bulunmaz. Köylü kadınlar, birbirlerine oturmaya bile gitseler ellerinde mutlaka örülmekte olan çorap, kazak gibi işleri bulunur.

Bu çizdiğim bir köylü kadın tipi olmakla birlikte, kentli kadınlar, işçi, esnaf eşleri bile kocalarından daha çok iş yaparlar ve orada da kadınlar erkeklerinden daha üstündür.

Vahşi doğa belgesellerine merak sardığımdan beri, dişinin erkekten daha üstün olduğuna inancım daha da pekişti. Biz insanlar da sonuçta, dünyamızda milyonlarca önce başlayan canlı türlerinden biriyiz. Canlılar arasında çok büyük bir çeşitlenme olmakla birlikte tümünde türü ayakta tutanın dişiler olduğu şüphe götürmez. Doğuran odur. Doyuran odur. Büyüten, koruyan odur. Yuvayı birlikte yapan, sıra ile avlanmaya giden canlılar olmakla birlikte esas yük daima dişinin sırtındadır.

Buna rağmen binlerce yıldır, kadın erkeğin gerisinde kalmıştır. Bunun nedeni de aslında onun bir üstünlüğünden kaynaklanır. Erkekler ava çıkarken o evi ayakta tutmuş, toprağa yerleştikten sonra da bağ, bahçe işlerine bakmıştır. Erkekler savaşırken haneyi ayakta tutan odur.

Erkeği kadından üstün gösteren kemik ve kas yapısıdır. Bun karşılık kadınların narin vücutları, erkelerinkinden daha marifetlidir.  Dil yetenekleri daha gelişmiştir. Çocuklara anadillerini o öğretir. Sezgileri daha güçlüdür.  O, evin her şeyidir. Kadını ölmüş bir aile dağılır; ev, suyu salınmış değirmene döner.

Nasıl toplumsal üretim fazlasından doğan servetler, zenginlerin elinde birikmiş ve bu nedenle sınıflar ortaya çıkmışsa, hanenin üretimde geçen hayatından arta kalanından da erkekler yararlanmışlardır. Erkekler, okula gidebilmiş, meslekler edinebilmiş, kısa veya uzun süre evden ve köyden ayrılma imkânını bulabilmiştir. İmamlık, öğretmenlik, politikacılık, yöneticilik erkek işi sayılmıştır.

Dünya Emekçi Kadınlar Günü, Birleşmiş Milletlerin kabulüyle Dünya Kadınlar Günü, Sanayi Devrimi sonrası kadın-erkek arasında yeni bir işbölümünün, hakların eşitlenmesine doğru gidişin bir müjdecisidir. Beş altı bin yıldır oluşan statüyü birkaç yüzyılda dümdüz etmenin imkânı yoktur. Bu nedenledir ki, daha uzun yıllar, analarımız gibi kız kardeşlerimizin ve kızlarımızın da erkek egemen düzenden çekecekleri var! Kadınlarımıza düşen görev, mücadeleyi elden bırakmadan fakat kırıp dökmeden yol almaktır. Tarih sabırlıdır. Er geç herkese hak ettiği değeri yalnız sözde değil, fiilen de verecektir.

Hayır! Kadın ve erkeklerin eşit olduğunu ileri sürecek kadar dünyadan habersiz değilim. Yazının başlığında da ifade ettiğim gibi kadın erkekten üstündür. Anatomileri, sezgileri ve ruh yapıları farklı bu iki cinsin birbirlerini tamamlayan özellikleri vardır. Her iki cins de evrimin kendisine verdiği görevi yapacaktır. Giresun taraflarında olduğu gibi, kadın bütün gün tarlada ve ev işlerinde çalışırken erkekler yan gelip yatmayacaklar veya akşama kadar köy kahvesinde pineklemeyeceklerdir.

Erkeklerin bütün toplumlarda az veya çok fakat mutlaka görülmekte olan kadın üzerindeki bu saltanatı, Günümüz Türkiye’sinde görüldüğü gibi onu canice öldürme hakkını bile kendinde görme, yaşadığımız salgın felaketinin yarattığı çıldırma değilse, kölecilik ve derebeylik dönemlerinin bir kalıntısıdır. Yıkılmaya mahkûmdur. O zaman kadın ve erkek arasında uyumlu bir işbölümü gerçekleşecek ve mutluluk artacaktır.

Şurası dikkatinizi çekmiş olmalı. Bir kadın veya erkek, sömürü sitemiyle, diktatörlüklerle ne kadar mücadele halindeyse, kadın hakları konusunda da o kadar öncüdür. Hem bu konuda benim gibi ahkâm kesip, hem de henüz tanımladığı kadın-erkek ilişkilerine özlenen düzeye gelememiş olanlar için söylenecek söz ise “Zaten fazla bir zamanları kalmadı. Fazla sıkıştırmayalım” olabilir. Benim küçük oğlum, Macaristan’da yaşıyor. Geçen yıl evlendi, eşi çalışıyor. Benim oğlan öğrendiğime göre mutfaktan çıkmıyor… (8 Mart 2021)

zekisarihan.com

 

Zeki Sarıhan

Adalet ve Kalkınma Partisi, 2001’de kuruldu ve girdiği ilk seçimlerde tek başına iktidara geldi. Daha sonra girdiği bütün seçimlerde de en yüksek oyu alan parti oldu ve iktidarını korudu. Bu partinin genel başkanı Recep Tayyip Erdoğan da önce başbakan, daha sonra Cumhurbaşkanı olarak partisinden de yüksek bir kamuoyu desteğine sahip olduğunu gerek genel seçimler, gerek kamuoyu yoklamaları gösteriyor.

AKP’nin kesintisiz olarak 19 yıldır iktidarda olmasını neye yorumlamalıyız? Bu konuyu siyaset bilimi her halde gündemine almıştır ve gelecekte de önemle irdeleyecektir

Türkiye’nin 1908’de başlayan partili siyaset hayatında iktidar rekoru CHP’de idi. 1923’ten 1950’ye kadar 27 yıl tek başına iktidar olan CHP’nin rekoru henüz kırılmamış olmakla birlikte CHP’nin iktidarı ile AKP’nin iktidar olma biçimleri çok farklıdır, bu bakımdan karşılaştırılmaları mantıklı değildir. CHP’nin yönetimde olduğu bu 27 yıllık sürenin 1946’ya kadar geçen 23 yılı boyunca başka bir parti seçime sokulmamıştı. 1946 seçimlerinin de eşit şartlarda yapıldığı söylenemez. Parti Merkezi tarafından belirlenmiş olan adlar, gene bu partinin ikinci seçmenlerinin onayına sunulurdu. Dolayısıyla bu seçimler demokratik değildi ve bu nedenle CHP’nin Tek Parti Dönemi, Türkiye demokrasi tarihinin içinde sayılmıyor. Bu nedenle, AKP’nin 19 yıllık iktidarı çok partili hayat döneminin rekoru niteliğini kazanmıştır.

NEDEN?

AKP’nin 2020’den beri girdiği her seçimde iktidar olacak oranı yakalamış olmasına muhalefet çevrelerinden gerçekçi açıklamalar yapılmadı ve yapılmıyor. Benim bu konuda yaptığım açıklamaların da okuyucular tarafından kabul gördüğüne tanık olmadım!

Muhalefet çevreleri, AKP’nin seçimlerden birinci parti olarak çıkması nedeni olarak halkın çoğunun muhafazakâr olmasına, AKP’nin bu kitlenin din duygularına hitap ederek onları yanlarına çektiğine yordu. Buna ek olarak, halkın cahil olduğu, çıkarının nerede olduğunu bilmediği için AKP’ye oy verdiği iddiasını da eklemek gerekir.

Bu saptamalar bir nedeni değil görüntüyü işaret ediyor. Türkiye halkının genellikle muhafazakâr bir kitleden oluştuğu, aynı zamanda ortalama öğrenim düzeyinin de düşük olduğu bir gerçek. Gerçekten de AKP oylarının öğrenim düzeyi yükseldikçe oransal olarak düştüğü görülüyor. Aynı oran düşüklüğü gelir düzeyinin yüksek olduğu kesimler için de geçerlidir. Seçim sonuçları da bunu açıkça gösteriyor. Özellikle son genel seçimlerde ülkenin gelişmiş kıyı bölgelerinde muhalefet öne geçti, AKP ise kırsal alanda gücünü korudu.

NEDENİ GELİR PAYLAŞIMININ DEĞİŞMESİ

Siyasi mücadelede taraflar, birçok argüman kullanırlar. Yaşam tarzı, hukuk, özgürlükler, tarihe bakış, geleneklere bağlılık ve çağdaşlaşma gibi kavramların yanında en önemli konu ekonomik yaşamdır. Siyasi mücadelenin asıl konusu, millî gelirin nasıl paylaşılacağıdır. Siyasi mücadelenin bütün diğer konuları ikincildir ve ekonomik mücadelenin uzantısıdır.

AKP, şimdiye kadar hiçbir iktidarın düşünemediği ya da düşündüğü halde gerçekleştiremediği önemli bir gerçeği yakalamış, yoksul kitlelerin toplumsal hayatın kenarlarına itilmiş bulunduğunu fark ederek onların politikada sözcüsü haline gelmiştir.

Gerçi Türkiye’de sınıfların birbirlerine karşı konumlarındaki değişiklik yeni değildir. Bu konudaki en büyük değişiklik, 1950’den sonra ülkeye yabancı sermaye ve teknolojinin gelmesi, bunun sonucu olarak sanayide ve tarımda üretimin artmasıdır.Köylü nüfus kentlerin varoşlarına yığılmış, köy kökenli iş sahipleri ve aydınlar çoğalmış, çok partili hayatın bir sonucu olarak vatandaş oyları değer kazanmıştır.

Bunların sonucu olarak 1950’ye kadar toplumsal ve siyasal hayatın kaderi gibi görünen ama nüfus içinde küçük bir azınlık olan bürokrasi kenara itildi, bunun yerini ticaret ve sanayi erbabının, köylü kitleleri de arkasına alarak siyasetteki ağırlıkları arttı. 27 Mayıs 1960 hareketi, devlet hayatında önemli değişiklikler yapmasına rağmen, bunlar doğrudan doğruya yoksulların yaşantılarını etkilemediği için 1965’de Adalet Partisi tek başına iktidara gelmeyi başardı. Köylüler, 20 kuruşa yediği Amerikan buğdayını unutmamıştı!

AKP’nin öncelediği kitlelerin hayatlarını iyileştirme olgusu o kadar belirleyicidir ki, o zamana kadar devlet için bir tabu olarak gelmiş Kürt açılım programı, kitleleri AKP’den uzaklaştırmadı. Yüzbinlerin katıldığı Cumhuriyet mitingleri de muhalefetin beklediği sonucu yaratamadı, AKP, kentli küçük burjuvazinin kitleler halinde rol aldığı Gezi protestolarından, kapatma davasından, Ordunun 28 Şubat Muhtırası’ndan da kitlelerin desteği ile sağ salim çıkabilmeyi başarabildi. Fetullah Gülen Cemaati ile yapılan işbirliği, başka bir parti tarafından yapılmış olsaydı her halde o parti ayakta kalamazdı. Ayyuka çıkan büyük yolsuzluk olayları da öyle. Kitleler, AKP’nin her yaptığını candan benimsiyor değildir. Fakat en aşırı hatalarında da sırf kendi yaşam eğrilerini yükselttiği için bu hataları görmezlikten geldi. Siyasi tavrını belirlerken kendi yaşamındaki iyileşmeyi esas aldı.

KAYNAKLAR TÜKENİNCEYE KADAR

AKP ne zaman iktidardan düşecektir? Hiçbir iktidar sonsuza kadar hüküm süremez. O ne kadar iktidar ömrünü uzatmaya çalışsa da AKP’nin de hem iktidar, hem de parti olarak sonu gelecektir. Bir yıldır süren salgın nedeniyle kitlelerin alım gücünün düşmesi, işsizliğin tavan yapması koşullarında AKP’ye halk desteğinin sona ermesi beklenebilirdi. Gerçi iktidardan şikâyetler artmaktadır ama yapılan anketlerde AKP hâlâ en büyük partidir. Bunun nedeni, kitlelerin bu salgının AKP’nin eseri olmadığını, bunun bütün dünyayı sıkıntıya sokan bir sorun olduğunu bilmelerindendir. Öte yandan, hükümet, gelirleri düşen iş sahiplerine ve işini kaybedenlere küçük de olsa mali desteğe devam ediyor. Öyle anlaşılıyor ki, iktidara talip olan partilerin salgın sürecini daha iyi yönetecekleri konusunda bir güven de oluşmamış.

AKP’yi kuran kadroların önemli bir kısmı ondan ayrılarak ya kenarına çekilmiş, ya da ondan kopan yeni partilerdekümelenmişlerdir. Bu kopmaların nedeni, yazımızın konusu olan ekonomik paylaşım değil, AKP’nin yönetim anlayışı ve parti içi mücadeleden kaynaklanıyor. Bu nedenledir ki, parti seçmen kitlelerin büyük çoğunluğu bu partilere gitmeyi tercih etmedi, onun liderinden vazgeçmedi.

CHP NEDEN YERİNDE SAYIYOR?

Bu bağlamda ana muhalefet partisinin durumunu da ele almak gerekir. Türkiye’nin en eski ve çeşitli aşamalardan geçmiş partisi, son on yıllarda oy oranını yüzde 25’lerden yukarıya çıkaramıyor. Bir partinin seçmenlerden dörtte birini temsil etmesi ve bunda aşağı yukarı istikrar sağlaması üzerinde durmaya değer bir başarı ise de, onu asıl başarılı saydıracak olan iktidara gelecek kadar oy alması olacaktır. Koşulları hesaba katmadan bir an önce iktidara gelinebileceğini zannedenler, iktidara gelemeyişini CHP’nin etkili muhalefet yapamadığına yoruyor. CHP’nin Meclis’te, basın organlarında ve zaman zaman meydanlarda muhalefet yapmadığı veya yapamadığı söylenemez.

CHP’nin 1950’den beri tek başına iktidara gelemeyişinin birinci nedeni, onun tek parti döneminden bagajında kalan ağırlıktır. Sağ partiler 1946’dan beri bunu başarılı bir biçimde kullanıyorlar. Oysa CHP, Tek Parti döneminin CHP’si değil, aksine siyasi çoğulculuğa, örgütlenme ve ifade özgürlüğüne sağ partilerden daha fazla önem veren bir partidir. Buna rağmen Tek Parti Dönemindeki bagajından kurtulmak için de açık bir ifadeden kaçınıyor. CHP, AKP’nin daha sorunsuz yönetilecek bir Türkiye amacıyla giriştiği, Kürtlerden oy gelmeyeceğini anladığı anda da vazgeçtiği Kürt açılımına da diğer milliyetçilerle birlikte, mayasında bulunan milliyetçilik nedeniyle muhalefet etmiştir.

Öte yandan CHP, Türkiye’de çoğunluk olmayan okumuş, kentli ve Alevi partisi olmaya devam ediyor. İçindeki milliyetçileri kaybetme korkusuyla Kürt sorununda ürkek davranıyor. CHP’nin Kürt oylarını alamayışının nedenleri Kürtlerin CHP’ye güvensizlikleridir. Son yerel seçimlerde de Kürtlerle açık bir ittifaka girmekten kaçınarak Kürtlerin dolaylı desteği ile yetinmek zorunda kaldı.

AKP’NİN GELDİĞİ NOKTA

AKP, Tek Parti döneminde sindirilmiş, 1950’den sonra su yüzüne çıkarak liberal partileri desteklemiş, ilk kez kendi partisiyle 1973’te hükümet ortağı olmuş, 2002’de de koalisyon hükümetlerinin zaaflarından yararlanarak tek başına iktidar olma fırsatını yakalamış bir siyasi akımın partisidir. Taşradan yükselmiş ve merkezi ele geçirmiş bir hâkim sınıf partisi olduğu halde, ulusal gelirden hak ettiği payı alamamış ve ötelenmiş kitlelerin hissiyatını başarıyla okuyarak onların koruyucusu rolünü üstlendiği için iktidara gelmiştir. Bu iktidarı 19 yıl boyunca korumayı başarmıştır. Seçimleri kazanmasının temel nedeni budur. AKP, bu kitle desteğini, Türkiye’nin siyasi rejimini değiştirmek ve kültürel yapısını dinci-gelenekçi bir yapıya oturtmak için kullanıyor. Son yıllarda buna katı bir milliyetçilik ve sınır ötesi harekât hevesini de eklemiş görünüyor. Bu politika, Türkiye’ye alt-emperyalist bir görüntü kazandırıyor ve Türkiye’yi dünyada yalnızlığa mahkûm ediyor.

AKP sonrası Türkiye’yi yönetecek olanları bekleyen görev, hem AKP’nin yoksulları kavrayan ekonomik politikaları geliştirmek, hem de demokratik, laik, parlamenter, çoğulcu, ileri bir rejimi yerleştirmektir. Kitlelerin AKP’ye uzun süren bir iktidar şansı veren tutumu ne ise, cumhuriyetçilere ve demokratlara da bu şansı verecek asıl konu, millî gelirden daha çok pay almaları olacaktır. Muhalefetin projelerini buna göre yapmalarından ve halkı buna inandırmalarından, iktidara geldiklerinde de bunu uygulamaktan başka iktidar yolu yoktur. (Independent Türkçe , 24 Şubat 2021, Güncelleme 4 Mart 2021)

Zekisarihan.com

Zeki Sarıhan

Adalet ve Kalkınma Partisi, 2001’de kuruldu ve girdiği ilk seçimlerde tek başına iktidara geldi. Daha sonra girdiği bütün seçimlerde de en yüksek oyu alan parti oldu ve iktidarını korudu. Bu partinin genel başkanı Recep Tayyip Erdoğan da önce başbakan, daha sonra Cumhurbaşkanı olarak partisinden de yüksek bir kamuoyu desteğine sahip olduğunu gerek genel seçimler, gerek kamuoyu yoklamaları gösteriyor.

AKP’nin kesintisiz olarak 19 yıldır iktidarda olmasını neye yorumlamalıyız? Bu konuyu siyaset bilimi her halde gündemine almıştır ve gelecekte de önemle irdeleyecektir

Türkiye’nin 1908’de başlayan partili siyaset hayatında iktidar rekoru CHP’de idi. 1923’ten 1950’ye kadar 27 yıl tek başına iktidar olan CHP’nin rekoru henüz kırılmamış olmakla birlikte CHP’nin iktidarı ile AKP’nin iktidar olma biçimleri çok farklıdır, bu bakımdan karşılaştırılmaları mantıklı değildir. CHP’nin yönetimde olduğu bu 27 yıllık sürenin 1946’ya kadar geçen 23 yılı boyunca başka bir parti seçime sokulmamıştı. 1946 seçimlerinin de eşit şartlarda yapıldığı söylenemez. Parti Merkezi tarafından belirlenmiş olan adlar, gene bu partinin ikinci seçmenlerinin onayına sunulurdu. Dolayısıyla bu seçimler demokratik değildi ve bu nedenle CHP’nin Tek Parti Dönemi, Türkiye demokrasi tarihinin içinde sayılmıyor. Bu nedenle, AKP’nin 19 yıllık iktidarı çok partili hayat döneminin rekoru niteliğini kazanmıştır.

NEDEN?

AKP’nin 2020’den beri girdiği her seçimde iktidar olacak oranı yakalamış olmasına muhalefet çevrelerinden gerçekçi açıklamalar yapılmadı ve yapılmıyor. Benim bu konuda yaptığım açıklamaların da okuyucular tarafından kabul gördüğüne tanık olmadım!

Muhalefet çevreleri, AKP’nin seçimlerden birinci parti olarak çıkması nedeni olarak halkın çoğunun muhafazakâr olmasına, AKP’nin bu kitlenin din duygularına hitap ederek onları yanlarına çektiğine yordu. Buna ek olarak, halkın cahil olduğu, çıkarının nerede olduğunu bilmediği için AKP’ye oy verdiği iddiasını da eklemek gerekir.

Bu saptamalar bir nedeni değil görüntüyü işaret ediyor. Türkiye halkının genellikle muhafazakâr bir kitleden oluştuğu, aynı zamanda ortalama öğrenim düzeyinin de düşük olduğu bir gerçek. Gerçekten de AKP oylarının öğrenim düzeyi yükseldikçe oransal olarak düştüğü görülüyor. Aynı oran düşüklüğü gelir düzeyinin yüksek olduğu kesimler için de geçerlidir. Seçim sonuçları da bunu açıkça gösteriyor. Özellikle son genel seçimlerde ülkenin gelişmiş kıyı bölgelerinde muhalefet öne geçti, AKP ise kırsal alanda gücünü korudu.

NEDENİ GELİR PAYLAŞIMININ DEĞİŞMESİ

Siyasi mücadelede taraflar, birçok argüman kullanırlar. Yaşam tarzı, hukuk, özgürlükler, tarihe bakış, geleneklere bağlılık ve çağdaşlaşma gibi kavramların yanında en önemli konu ekonomik yaşamdır. Siyasi mücadelenin asıl konusu, millî gelirin nasıl paylaşılacağıdır. Siyasi mücadelenin bütün diğer konuları ikincildir ve ekonomik mücadelenin uzantısıdır.

AKP, şimdiye kadar hiçbir iktidarın düşünemediği ya da düşündüğü halde gerçekleştiremediği önemli bir gerçeği yakalamış, yoksul kitlelerin toplumsal hayatın kenarlarına itilmiş bulunduğunu fark ederek onların politikada sözcüsü haline gelmiştir.

Gerçi Türkiye’de sınıfların birbirlerine karşı konumlarındaki değişiklik yeni değildir. Bu konudaki en büyük değişiklik, 1950’den sonra ülkeye yabancı sermaye ve teknolojinin gelmesi, bunun sonucu olarak sanayide ve tarımda üretimin artmasıdır.Köylü nüfus kentlerin varoşlarına yığılmış, köy kökenli iş sahipleri ve aydınlar çoğalmış, çok partili hayatın bir sonucu olarak vatandaş oyları değer kazanmıştır.

Bunların sonucu olarak 1950’ye kadar toplumsal ve siyasal hayatın kaderi gibi görünen ama nüfus içinde küçük bir azınlık olan bürokrasi kenara itildi, bunun yerini ticaret ve sanayi erbabının, köylü kitleleri de arkasına alarak siyasetteki ağırlıkları arttı. 27 Mayıs 1960 hareketi, devlet hayatında önemli değişiklikler yapmasına rağmen, bunlar doğrudan doğruya yoksulların yaşantılarını etkilemediği için 1965’de Adalet Partisi tek başına iktidara gelmeyi başardı. Köylüler, 20 kuruşa yediği Amerikan buğdayını unutmamıştı!

AKP’nin öncelediği kitlelerin hayatlarını iyileştirme olgusu o kadar belirleyicidir ki, o zamana kadar devlet için bir tabu olarak gelmiş Kürt açılım programı, kitleleri AKP’den uzaklaştırmadı. Yüzbinlerin katıldığı Cumhuriyet mitingleri de muhalefetin beklediği sonucu yaratamadı, AKP, kentli küçük burjuvazinin kitleler halinde rol aldığı Gezi protestolarından, kapatma davasından, Ordunun 28 Şubat Muhtırası’ndan da kitlelerin desteği ile sağ salim çıkabilmeyi başarabildi. Fetullah Gülen Cemaati ile yapılan işbirliği, başka bir parti tarafından yapılmış olsaydı her halde o parti ayakta kalamazdı. Ayyuka çıkan büyük yolsuzluk olayları da öyle. Kitleler, AKP’nin her yaptığını candan benimsiyor değildir. Fakat en aşırı hatalarında da sırf kendi yaşam eğrilerini yükselttiği için bu hataları görmezlikten geldi. Siyasi tavrını belirlerken kendi yaşamındaki iyileşmeyi esas aldı.

KAYNAKLAR TÜKENİNCEYE KADAR

AKP ne zaman iktidardan düşecektir? Hiçbir iktidar sonsuza kadar hüküm süremez. O ne kadar iktidar ömrünü uzatmaya çalışsa da AKP’nin de hem iktidar, hem de parti olarak sonu gelecektir. Bir yıldır süren salgın nedeniyle kitlelerin alım gücünün düşmesi, işsizliğin tavan yapması koşullarında AKP’ye halk desteğinin sona ermesi beklenebilirdi. Gerçi iktidardan şikâyetler artmaktadır ama yapılan anketlerde AKP hâlâ en büyük partidir. Bunun nedeni, kitlelerin bu salgının AKP’nin eseri olmadığını, bunun bütün dünyayı sıkıntıya sokan bir sorun olduğunu bilmelerindendir. Öte yandan, hükümet, gelirleri düşen iş sahiplerine ve işini kaybedenlere küçük de olsa mali desteğe devam ediyor. Öyle anlaşılıyor ki, iktidara talip olan partilerin salgın sürecini daha iyi yönetecekleri konusunda bir güven de oluşmamış.

AKP’yi kuran kadroların önemli bir kısmı ondan ayrılarak ya kenarına çekilmiş, ya da ondan kopan yeni partilerdekümelenmişlerdir. Bu kopmaların nedeni, yazımızın konusu olan ekonomik paylaşım değil, AKP’nin yönetim anlayışı ve parti içi mücadeleden kaynaklanıyor. Bu nedenledir ki, parti seçmen kitlelerin büyük çoğunluğu bu partilere gitmeyi tercih etmedi, onun liderinden vazgeçmedi.

CHP NEDEN YERİNDE SAYIYOR?

Bu bağlamda ana muhalefet partisinin durumunu da ele almak gerekir. Türkiye’nin en eski ve çeşitli aşamalardan geçmiş partisi, son on yıllarda oy oranını yüzde 25’lerden yukarıya çıkaramıyor. Bir partinin seçmenlerden dörtte birini temsil etmesi ve bunda aşağı yukarı istikrar sağlaması üzerinde durmaya değer bir başarı ise de, onu asıl başarılı saydıracak olan iktidara gelecek kadar oy alması olacaktır. Koşulları hesaba katmadan bir an önce iktidara gelinebileceğini zannedenler, iktidara gelemeyişini CHP’nin etkili muhalefet yapamadığına yoruyor. CHP’nin Meclis’te, basın organlarında ve zaman zaman meydanlarda muhalefet yapmadığı veya yapamadığı söylenemez.

CHP’nin 1950’den beri tek başına iktidara gelemeyişinin birinci nedeni, onun tek parti döneminden bagajında kalan ağırlıktır. Sağ partiler 1946’dan beri bunu başarılı bir biçimde kullanıyorlar. Oysa CHP, Tek Parti döneminin CHP’si değil, aksine siyasi çoğulculuğa, örgütlenme ve ifade özgürlüğüne sağ partilerden daha fazla önem veren bir partidir. Buna rağmen Tek Parti Dönemindeki bagajından kurtulmak için de açık bir ifadeden kaçınıyor. CHP, AKP’nin daha sorunsuz yönetilecek bir Türkiye amacıyla giriştiği, Kürtlerden oy gelmeyeceğini anladığı anda da vazgeçtiği Kürt açılımına da diğer milliyetçilerle birlikte, mayasında bulunan milliyetçilik nedeniyle muhalefet etmiştir.

Öte yandan CHP, Türkiye’de çoğunluk olmayan okumuş, kentli ve Alevi partisi olmaya devam ediyor. İçindeki milliyetçileri kaybetme korkusuyla Kürt sorununda ürkek davranıyor. CHP’nin Kürt oylarını alamayışının nedenleri Kürtlerin CHP’ye güvensizlikleridir. Son yerel seçimlerde de Kürtlerle açık bir ittifaka girmekten kaçınarak Kürtlerin dolaylı desteği ile yetinmek zorunda kaldı.

AKP’NİN GELDİĞİ NOKTA

AKP, Tek Parti döneminde sindirilmiş, 1950’den sonra su yüzüne çıkarak liberal partileri desteklemiş, ilk kez kendi partisiyle 1973’te hükümet ortağı olmuş, 2002’de de koalisyon hükümetlerinin zaaflarından yararlanarak tek başına iktidar olma fırsatını yakalamış bir siyasi akımın partisidir. Taşradan yükselmiş ve merkezi ele geçirmiş bir hâkim sınıf partisi olduğu halde, ulusal gelirden hak ettiği payı alamamış ve ötelenmiş kitlelerin hissiyatını başarıyla okuyarak onların koruyucusu rolünü üstlendiği için iktidara gelmiştir. Bu iktidarı 19 yıl boyunca korumayı başarmıştır. Seçimleri kazanmasının temel nedeni budur. AKP, bu kitle desteğini, Türkiye’nin siyasi rejimini değiştirmek ve kültürel yapısını dinci-gelenekçi bir yapıya oturtmak için kullanıyor. Son yıllarda buna katı bir milliyetçilik ve sınır ötesi harekât hevesini de eklemiş görünüyor. Bu politika, Türkiye’ye alt-emperyalist bir görüntü kazandırıyor ve Türkiye’yi dünyada yalnızlığa mahkûm ediyor.

AKP sonrası Türkiye’yi yönetecek olanları bekleyen görev, hem AKP’nin yoksulları kavrayan ekonomik politikaları geliştirmek, hem de demokratik, laik, parlamenter, çoğulcu, ileri bir rejimi yerleştirmektir. Kitlelerin AKP’ye uzun süren bir iktidar şansı veren tutumu ne ise, cumhuriyetçilere ve demokratlara da bu şansı verecek asıl konu, millî gelirden daha çok pay almaları olacaktır. Muhalefetin projelerini buna göre yapmalarından ve halkı buna inandırmalarından, iktidara geldiklerinde de bunu uygulamaktan başka iktidar yolu yoktur. (Independent Türkçe , 24 Şubat 2021, Güncelleme 4 Mart 2021)

Zekisarihan.com

Zeki Sarıhan

“350 BİN MÜSLÜMAN AYASOFYA’DA NEDEN TOPLANDI?” BAŞLIKLI YAZIMLA İLGİLİ

         FATSA SAVCILIĞININ AÇTIĞI SORUŞTURMA KONUSUNDAKİ POLİS İFADEMDİR

Fatsa Güneş gazetesinin 30 Temmuz 2020 tarihli sayısında yayımlanan  “350 Bin Müslüman Ayasofya’da Neden Toplandı?” başlıklı yazım hakkında Fatsa Cumhuriyet Savcılığının 2 Eylül 2020 tarihli yazısından, Türk Ceza Kanunu’nun 216. Maddesinin 3. Fıkrasına göre cezalandırmam istendiğini anladım. Kanunun ilgili maddesini ve söz konusu olan yazımı dikkatle bir kez daha okudum.

Bu konuda söyleyeceklerim şunlardır:

  1. İlke olarak ben kişisel ilişkilerde olsun, siyasi hayatta olsun bir insanın başkasına karşı hakaret dili kullanmasına ve aşağılamasına son derece karşıyım ve bunu ancak haksız insanların yapabileceğine inanırım. Hakaret ya da aşağılama, hakaret edileni değil, hakaret edeni küçültür. Haklı olduğuna inanan kişi, görüşlerini mantık çerçevesi içinde ve temiz bir dille ifade eder. Ben, bugüne dek 42 kitabı yayımlanmış araştırmacı yazarım. 1960’larda bir öğretmen adayı olduğum günlerden beri binlerce yazım yayımlandı. Kitlelerin önünde, TV’lerde, kürsülerde gene binlerce konuşma yaptım. Bunlardan hiç birinde kimseye hakaret etmedim. Kimse de bana bu ithamda bulunmadı. Hakkımda bu nedenle açılmış bir soruşturma da olmadı. Sosyal medyada iktidar mensuplarına karşı ölçüsüz bir dil kullananları ikaz ettiğim ve onlarla arkadaşlık yapmayacağımı yazdığım da sabittir.
  2. Soruşturma konusu yazı, yalnız Güneş gazetesinde değil, facebook hesabımda ve Yeni Muhalefet, Milas Önder, Bağımsız Özgür Medya, Kotanlartr, Didim Özgür Ses, Kültür Sanat tv, Iğdır’a Bakış adlı medya organlarında da yayımlandı. Bunların hiç birinde savcının yazıda gördüğü “hakaret”in iması bile yapılmadı. Herhalde yukarıda sıraladığım medya organları da emniyetin ve savcıların denetiminden muaf değildir.
  3. TCK 216. Maddesinin 3. Fıkrası “Halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılayan kişi”den söz etmektedir. Savcı benim dinler ve bu arada İslam dini hakkında düşüncelerimi bilmediği anlaşılıyor. Ben din, dindarlar, özellikle İslamiyet ve İslamlar hakkındaki görüşlerimi birçok kez dile getirdim. Bunlarda hakaret şöyle dursun, dinlerin tarihte ve insan psikolojisindeki yerini anlatmaya, herkesi dinlere ve dindarlara karşı anlayışlı ve saygılı olmaya çağırdım. “Aydınlar İslam’la Barışmalıdır” yazım bunlardan yalnızca biridir. Aydınların İslam’la barışmasını istemiş olan ve islami ritüellerle bağlarını koparmamış olan ben, şimdi nasıl olur da “dinî değerleri aşağılamış olabilirim?
  4. Üstelik kanunun ilgili fıkrası bu aşağılama işinin “alenen” yapılmasını şart koşuyor. Yazımda değil “alenen”, ima yoluyla dahi bir aşağılama yoktur. Olamazdı da. Olsaydı, dindar insanların bir hayli olduğu Fatsa’da muhafazakâr bir gazetecinin başında bulunduğu Güneş’te böyle bir yazı yayımlanamazdı.
  5. Dahası, yasa, cezalandırmak için “fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması”nı şart koşuyor. Bu yazının kamu barışını bozmaya elverişli olduğunu kim ileri sürebilir? Bana ve yayımlandığı gazeteye yazımdan ötürü bu barışın bozulduğunu veya bozulmak istidadında bulunduğunu bildiren herhangi bir uyarı gelmiş değildir.
  6. Bu soruşturmanın “dinî değerleri aşağılamak”la bir ilgisi yoktur. Olsa olsa iktidarın Ayasofya’yı müze olmaktan çıkarıp yeniden cami yapması vesilesiyle 350.000 Müslümanın katıldığı bir gösteriye dönüştürmüş olmasının eleştirilmesi ile ilgisi vardır.
  7. Kişilerin olsun, cemaatlerin ve iktidarların olsun, din kavramını öne sürerek yaptığı her harekete olumlu gözle bakmak mümkün değildir. Sözü geçen yazıda bunun bazı örnekleri vardır. Gericilik, toplumun teknolojik, siyasi ve toplumsal olarak ileri gitmesine ayak bağı olan bir tutumdur. Türkiye tarihinde kitaplara geçmiş ve bugün herkesin kabul ettiği örnekler vardır. Matbaa 300 yıl, din ileri sürülerek ülkeye getirilmedi. Anayasal rejime karşı 31 Mart 1909 ayaklanması, çeşitli dönemlerde görülen “Din elden gidiyor” diyen kalkışmalar, Halifeliğin kaldırılmasına karşı 1925’te Şeyh Sait Ayaklanması, 1980 Öncesi Çorum ve Sivas’ta Alevi katliamları, 2 Temmuz Madımak olayları dinî inançlar kullanılarak yapılmış ilk akla gelen gericilik olaylarıdır. Gericilik, yalnız dini değerler kullanılarak da yapılmaz. Ülkeyi geriye götüren, anayasayı ortadan kaldıran askerî darbeler gibi siyasi gericilikler de vardır. . “Gerici” bir sıfat olarak kullanılmakla birlikte izafi bir kavramdır. Ne kadar üzücüdür ki, bugün siyasetçilerin birbirlerine karşı kullandıkları dil o kadar çığırından çıkmıştır ki, “gerici” sıfatı bunların yanında yunmuş yıkanmış kalır.

8- Ben bir yurttaş olarak, oy verme hakkım gibi, siyasi, felsefi, sosyolojik ve benzeri

konularda da görüşlerimi belirtmeyi vazgeçilmez bir yurttaşlık hakkı ve sorumluluk

olarak  görürüm. Devlet nasıl benden vergi alıyor ve bana askerlik yaptırıyorsa benim

düşünce özgürlüğüme de saygı duymak zorundadır.

  • Sonuç olarak diyeceğim şudur: Ülkemizde düşünce ve kanaat özgürlüğünün tam olarak yerleşmediği günümüz koşullarında bile “Ayasofya’da 350 Bin Müslüman Neden Toplandı?” yazımdan ötürü “halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılamak”la suçlanacağım aklımın ucundan geçmezdi. Çünkü bu yazı, böyle bir kasıtla yazılmış değildir. Yazımın benzer eylemler için düzenlenmiş TCK 218. Maddesinin 2. cümlesi çerçevesinde ele alınması beklenir. Bu fıkra “Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz” demektedir. Yapılan suçlamayı kabul etmiyorum. 25 Şubat 2021

                                                                                                        Zeki Sarıhan

Zeki Sarıhan

Az kazansın, çok kazansın, her vatandaşın vergi vermesi vatandaşlık görevidir. Eli silah tutan her Türk erkeği askerlik yapmakla mükelleftir. Bunun gibi eli kalem tutan ve bugünkü gidişten memnun olmayan her Türk’ün kaderinde “hakaret” davasından ifade vermek de vardır.

Ben de bugün, bu vatandaşlık vazifemi ifa ettim.

30 Temmuz 2020 günü bazı yayın organları gibi Fatsa Güneş gazetesinde yayımlanan, takipçilerimin de belki hatırlayacakları “350 Bin Müslüman Ayasofya’da Neden Toplandı?” başlıklı bir yazı yazmıştım. Fatsa Savcılığı 2 Eylül 2020’de hakkımda bir soruşturma dosyası açarak bu yazıda Türk Ceza Kanunu’nun 216. Maddesinin 3. Fıkrasını ihlal ettiğimi ileri sürmüştü. Madde “Halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılayan kişi, fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması halinde altı aydan bir yıla kadar hapsedileceğine hükmediyor…

Bu yazı ile ilgili ayrıca açılmış bir dosya daha var ki, Adalet Bakanlığının iznine bağlı olduğundan henüz oradan izin beklendiği anlaşılıyor.

Fatsa’dan Ankara Talimat Savcılığına gönderilen dosya hakkında uzun süre bir ses çıkmadı. Nihayet, 11 Şubat günü Emniyet’ten arayarak ifade vermeye gelmem istendi. “Bu koşullarda nasıl gelebilirim? Bir yıldır evden çıktığım yok!” yanıtını verdim. Bunun üzerine birkaç saat sonra iki polis memuru eve gelerek yaşıma başıma baktılar ve mazeretimi bir tutanak haline getirip gittiler. Bu arada Fatsa Savcısının “İfadesini niçin alıp göndermiyorsunuz?” içerikli iki yazı gönderdiği, emniyetin salgın nedeniyle ifade almakta acele etmemiş olduğu anlaşıldı.

Aradan bir hafta geçmişti ki, 19 Şubat’ta semtimize en yakın polis karakolundan telefon ettiler ve savcının ifademi istediğini, bir hafta içinde karakola gidip ifade vermezsem zorla götürülmem talimatı aldıklarını anlattılar.

25 Şubat Perşembe günü, güzelce tıraş oldum, takım elbiselerimi giydim. Boyunbağımı bile taktım. Hani, iyi halden yararlanarak cezada indirim yapılabilir diye… Karısını kesen adam bile takım elbisesiz duruşmaya gitmiyor. Güzel bir havada evden çıktım. Beni arkasız biri sanmasınlar diye koluma avukatımı da takıp karakola gittim. İlgili memur, bizi güler yüzle ve nezaketle karşıladı. Daha önce hazırladığım, avukatımın da vekâletnamesiyle bir mütalaasını içeren metinleri verdik. Avukatım için “İpten adam alır bir avukattır ha!” diyerek bir hatırlatmada da bulundum…

En son emniyette eşimle birlikte ifademizin alındığı tarih Mart 1986 idi. Ankara’dan polis ekibi nezaretinde Ordu’ya götürülmüştük. Efirli Cezaevinde de bir ay hapsedilmiştik. Tam 35 yıl geçmiş! Bu kadar yıl sonra ve bu yaşta yeniden oralara “işim düşeceğini” düşünmedim desen yalan olur. Dedim ya her vatandaşın görevlerinden biridir ifade vermek. Bazıları için bu görev birden fazla olur!

Nazik polis memuruna sordum: “Kendi ifademi yayımlayabilir miyim?” “Tabii, dedi. Kendi ifaden istediğin gibi yayımlayabilirsin.” “Bir hatıra kabilinden karakolun önünde bir fotoğraf aldırabilir miyim?” diye de sordum. “Elbette, karakol sizin karakolunuz!” dedi. Çıkarken bunu da yaptık.

Böylece bugünü vatandaşlık vazifemizi ifa etmiş oldum. Sıra geldi ifademi yayımlamaya. Bakalım kendimi gereği gibi ve usulünce savunmuş muyum? (25 Şubat 2021)

zekisaraihan.com

 

 

    

 

Zeki Sarıhan

İlk anayasa hareketimizden beri 145 yıl geçmiş!

Şu gerçeği unutmadan devam edelim: Toplumu anayasalar değil, güçlü sınıflar yönetir. Anayasalar, esas olarak bu sınıfın veya sınıfların devleti nasıl yöneteceğini belirler. Bu yönetime kanuni bir kılıf oluşturur. Prof. Mümtaz Soysal’ın anayasalarla sınıf mücadelesinin ilişkilerini Anayasa’ya Giriş kitabında anlattığından beri, Türkiye aydınları (unutmadıysalar eğer) bu gerçeği bilir.

Yapılan değişiklikleri saymazsak Türkiye’nin şimdiye kadar 5 anayasası oldu.

1924 Anayasası, Türkiye’de gelişen burjuvazinin yönetimdeki hak ve çıkarlarını feodalizme ve padişaha karşı güvence altına alan bir metindi. Kısa süre sonra İkinci Abdülhamit tarafından rafa kaldırıldığı için uygulamadı. 1908 İkinci Meşrutiyeti ile yeniden yürürlüğe konuldu. 1921 anayasasına kadar 44 yıllık bir ömre sahiptir.

ZAMANIN RUHU…

İkinci Anayasamız 1921’de yapıldı ki bunun yapılma nedeni ve içeriğini aşağıda açıklayacağım. Bu anayasanın ömrü üç yıldan az sürmüştür.

Üçüncü Anayasamız 1924, dördüncüsü 1961’e, beşincisi 1982’de yapıldı. 1924 Anayasası, iktidarı tam olarak ele geçiren burjuvazinin çıkarlarını güvence altına almak için çıkarıldı. (Sınıf gözlükleri iyice buğulandığı için gerçekleri görmemekte mazur bazı saflar, bu tip metinlerin “sevap işlemek” için çıkarıldığını sanabilirler. İsmail Cem’in ilk baskısı 1970’te yapılan Türkiye’nin Geri Kalmışlığı Tarihi adlı kitabını yeniden okuyarak bu gerçeği hatırlayabilirler.)

1961 Anayasası, İkinci Dünya Savaşından sonra bütün dünyayı saran demokrasi ve insan hakları akımını Batı’dan örnek alarak Türk hukukuna taşımalarından ibarettir. Genç subayların gözetiminde İlerici aydınlardan oluşan Kurucu Meclis tarafından hazırlandığı için de Türkiye’nin en demokratik anayasası olmuştur. Esas gövdesiyle halen yürürlükte olan 1982 Anayasası ise büyük burjuvazinin hak ve özgürlükleri kısıtlayan tepki anayasasıdır. Parlamenter sistemden Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçmeden önce de bu anayasa da birçok değişiklikler yapılmıştı. Onu toptan değiştirmek için siyasi partiler anlaşamadılar.

Anayasalarımızın ortalama 29’ar yıllık ömrü var. Bu bilgi, ülkemizdeki güç dengelerinin çabuk değiştiğine de tanıklık ediyor. Gerçi bir anayasa altında farklı siyasi rejimler de uygulanabiliyor ama her anayasa hareketi hukukun artık eski anayasaya uyduramadığı zamanın eseridir.

SOSYALİZMİN TAVAN YAPTIĞI DÖNEMİN ANAYASASI

1876 Anayasası, Fransız İhtilalinin yarattığı yeni düzenin Osmanlı Devletine ulaşmasının sonucudur. 1921 Anayasası ise yüzyılın başından beri yayılmakta olan halkçılık, özellikle de bütün milletleri derinden etkileyen 1917 Bolşevik İhtilali’nin Türkiye’deki etkisinin ürünüdür. Batı emperyalizmi karşısında bağımsız yaşama düşüncesiyle harekete geçen temsilciler, yalnız Bolşeviklerle siyasi işbirliği yapmakla kalmamışlar, devletin temel hukuki yapısını da buna göre düzenlemeye çalışmışlardır. 1920’de Meclis’te en kalabalık gruba sahip olan Halk Zümresi’nden başka Ankara’da kurulan partilerin tümü Bolşevik eğilimlidir. Türkiye (Gizli) Komünist Fırkası, Hükümet tarafından kurulan (Resmî) Türkiye Komünist Fırkası, Halk İştirakiyun Partisi.  Bakü’de Türk Komünist Fırkası ve Enver Paşa’nın kurduğu Halk Şûralar Fırkasını da bunlara ekleyince Anadolu için emperyalizmin ve kapitalizmin sona ereceği, yerine şûralar sistemini öngören bir halk yönetiminin öngörüldüğünü anlarız. Bu görüşün İstanbul’da da bir partisi vardı: Şefik Hüsnü Değmer’in başında bulunduğu Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası. Ankara Meclisi, 1921 Anayasasından geri bir anayasa yapamazdı.

Ancak 1921 Anayasası, Türkiye’de sosyalizm isteyenlere bazı ödünler vererek onların isteklerinin önünü almayı da hedeflemiştir. Mustafa Kemal Paşa, (Söylev’de anlattığına göre) anayasanın niçin aceleye getirildiğini soran Kâzım Karabekir’e verdiği yanıtta şöyle diyor:

“Anayasanın yapılmasında ivedi gibi görünen tutumun nedeni, bütün dünyada ve yurdumuzda belirmiş olan halkçılık akımını, sağlam bir biçim üzerinde saptayarak bu konuda başka karışımlara yer vermemek, hem de yüzyıllardan beri yetersizler elinde boyuna kötüye kullanılan ulusal hakları korumak için, bu hakların sahibi olan ulusa da söz hakkı vermek ve bu yüksek düşüncenin gelişmesi için günümüzün olağanüstü koşullarından yararlanmaktır.”

Meclis’te güçlü bir grup olan Halk Zümresi, Ankara Hükümeti’nin bir an önce halkçılık sistemini kabul ve ilan etmesini istiyordu, kendisi buna uygun bir programı ilan etmişti. Atatürk, Nutuk’ta bu zümre mensuplarının hükümeti “sizin mesleğiniz (politikanız) nedir?” diye sıkıştırdıklarını, bunun üzerine 13 Eylül 1920 günü Hükümet’in Halkçılık Beyannamesi’ni Meclise sunduklarını anlatır. Bu beyanname, Türkiye’de bir halk hükümetini öngörüyordu. Meclis’te ilginç görüşmelere uğrayan bu beyanname, 20 Ocak 1921’de bir anayasa metninin kabulü ile sonuçlanmıştır. 23 Maddelik bu anayasa metni, klasik anayasalarda yer alan devletin temel esaslarını ver yönetim biçimini, yurttaşların hak ve özgürlüklerini ayrıntılı olarak saptayan bir anayasa olmaktan çok, Kurtuluş Savaşı’nın o günkü ihtiyaçlarına göre devletin temel amacını anlatan kısa bir metindir. Bu anayasanın değinmediği diğer konularda 1876 anayasasının hükümleri geçerlidir.

ÖMRÜ NEDEN KISA SÜRDÜ?

1921 anayasasının ömrünün kısa sürmesinin nedeni, Kurtuluş Savaşı halkçılığının Cumhuriyet kurulduktan sonra kaybolmasıdır. Yeni Türkiye yüzünü yeniden Batı’ya dönmüş ve Türkiye burjuvazinin sınıfsal çıkarlarını 1924 anayasası ile ayrıntılı olarak hukuki güvenceye almıştır. Türkiye’yi yönetenler, 1921 Anayasası ile Türkiye’yi yönetemezlerdi. Zaten, illerin özerk bir idareye kavuşturulacağı ilgili anayasa hükmü hiç uygulanmamıştır.

Günümüz iktidar çevrelerinin yeni bir sivil anayasa önerisinde bulunurken 1921 Anayasasına gönderme yapmalarının altında nelerin yattığını kestirmek kolay değildir. Bir halk devletine rıza göstermeyecekleri ve illerin özerk yönetime kavuşturmalarını kast etmedikleri ortadadır. Kala kala, anayasada cumhuriyet ilkesinin bulunmayışı, kuvvetler birliğine ve 1924 Anayasasında da bulunan, 1928’de anayasadan çıkarılan ve devletin dininin İslam olduğu hükmüne özendikleri akla geliyor. (22 Şubat 2021)

zekisarihan.com

 

 

Zeki Sarıhan

Gara’ya yapılan askerî harekât ve sonuçları birden öne çıkmışsa da anayasa tartışmalarının önümüzdeki günlerde süreceği görülüyor.

AKP İktidarına anayasada yaptığı ve referandumdan da geçirdiği değişiklikler yetmemiş. İstediği İslami ve tek adam düzenini tam olarak yerleştirmek için yeni bir Anayasa istiyor. Yeni Anayasayı tek başına Meclis’ten geçiremeyeceğini bildiği için de muhalefeti buna ortak etmek için adeta yalvarıyor. Bereket ki “Yetmez ama evet”çiler de geçmişte AKP’ye verdikleri primden çoktan pişman olmuş durumdalar.

Efendim, AKP’nin özendiği eski zamanlarda anayasa mı vardı. Anayasa denilen şey Avrupa’nın bir icadıdır. Türkiye’ye de padişahların sınırsız yetkilerini sınırlamak için Jön Türkler tarafından getirilmiştir. Ulu Hakan Abdülhamit Han, tahta çıkmak için anayasal rejimi kabul ettiğini beyan ettiyse de kısa süre sonra Anayasayı yürürlükten kaldırarak gerçek niyetini ortaya koymuştur.

ZORA DAĞLAR DAYANMAZ

Zora dağlar dayanamaz ki Abdülhamit dayansın. Jön Türkler askerleri alıp dağa çıkınca Abdülhamit anayasayı yeniden yürürlüğe koymak zorunda kalmış ama bunun zoraki bir rıza 31 Mart gerici kalkışması ile anlaşıldığından bir yıl sonra tahttan indirilerek sürgüne gönderilmiştir. Çok geçmeden İttihat ve Terakkinin Merkezi Umumi diktatörlüğü başlamıştır.

Milleti, gerçekte anayasaların değil, bileği güçlü olanın yönettiğine şu kısa tarih bile gösteriyor.

Devletler, taşradaki hâkim güçler iktidarının büyütülmüş bir örneğidir. Köyü ağalar yönetir. Orada yalnız onun sözü geçer. Başkalarının mallarına el koymak, adam öldürtmek onun hakkıdır. Kimse ondan hesap soramaz! Kasaba ve şehirlerde iktidar eşrafın elindedir. Orada devleti temsil eden yöneticiler eşrafın emrindedir. Onlar, Kemal Tahir’in romanlarında kahramanlarına söylettiği gibi  “ipten adam alır”lar.

TOPLUMSAL SÖZLEŞME Mİ?

Hani gene de “ayıp olmasın” diye bir anayasa yaptınız. Bu metne “toplumsal sözleşme” adını verdiniz. Ama bu bir sözleşme ise de, “sözleşme”, toplumun bütün katmanları tarafından imzalanmış değildir. Mülksüzler, emekçiler ve memurlar bu sözleşmenin dışındadır. Olsa olsa büyük bürokratları da hizmetine alan mülk sahibi sınıfların kendi aralarında bir sözleşmedir. Buna rağmen bile anayasal düzenlerin hiçbir güvencesi yoktur. Bizim gibi ülkelerde sabah erkenden kalkanlar onu yürürlükten kaldırma imkânına sahiptir. Anayasayı “tebdil tağyir ve ilga” edenlerden kimse hesap soramaz. Böyle hesaplar, ancak sıkıyönetim ve olağanüstü hal mahkemelerinde devrimcilere sorulur.

UYMA ZORUNLULUĞU MU VAR?

Hadi, meclisinizde günlerce, aylarca tartışarak bir anayasa yaptınız. Resmi gazetede yayımlayarak yürürlüğe koyduğunuzu ilan ettiniz. İktidarın buna uyma zorunluluğu var mı? Bu zorunluluk ancak iktidara karşı çıkanlar için vardır. Turgut Özal ne demişti? “Anayasa bir kere delinme ile bir şey olmaz. “Yüz kez, bin kez delinse bir ey olur mu? Olmayacağını şu yaşadığımız olaylar göstermiyor mu? Mebuslar, başbakanlar, cumhurbaşkanları göreve başlarken anayasa gereği yemin etmiyorlar mı? Cumhurbaşkanı “tarafsız” olacağına yemin etmiyor mu? Değil anayasaya kendi yeminine bile sadık kalınmıyor.

Her ne kadar iyi niyetli ve saf insanlar anayasaların önemine inanıyorsa da bu aslında kendi kendini aldatmaktan başka bir şey değildir. Anayasaların olmadığı dönemlerde de anayasal dönemlerde de iktidar bileği güçlü olanın hakkıdır. Bilek, burada mecazi anlamdadır. “Bilek”ten kast edilen mülktür, sermayedir, sistemi ayakta tutan zor araçlarıdır, adliyedir, basındır.

AYNI ANAYASA ALTINDA

Bizim tarihimiz tanıktır: Aynı anayasanın yürürlükte olduğu dönemlerde hem tek partili hem “çok partili” rejimler uygulanabilmiş, basın bazen kısmen serbest olmuş, bazen basın özgürlüğünün yerinde yeller esmiştir. Laiklik ilkesi anayasaya 1937’de girdiği halde, Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan başlayarak, hatta ondan önce de esas olarak laikti. Laiklik ilkesi anayasanın değişmez ilkelerinden biri olduğu halde bu ilke çoktandır yalnızca kâğıt özerine kalmıştır.

Kendini anayasaya değil, anayasanın kendine bağlı olmasını isteyen bir iktidarın amacı, yaptıklarına ve yapacaklarına meşruiyet zemini aramasından başka bir şey değildir. Demokratik muhalefetin buna alet olması, kendi ayağına kalın bir halat bağlaması anlamına gelir.

İktidar sözcüleri, kendilerine kanuni bir zemin ararken ara sıra 1921 Anayasasını anıyorlar. Onda ne aradıkları konusunda rivayetler muhtelif. Öyleyse gelecek yazımızda 1921 Anayasa’nın neden ve nasıl ortaya çıktığı, ne söylediği üzerinde duralım. (16 Şubat 2021)

zekisarihan.com

 

Zeki Sarıhan

Çinlilerin Sincan dedikleri, Bizde Doğu Türkistan olarak bilinen Çin’in Batısında, Türk soylu Uygur halkı yaşıyor. Uygurlarla ilgili basında sık sık can sıkıcı haberlere rastlıyoruz. Batı ve Türkiye’deki bazı kaynaklara göre Çin hükümeti, Uygurlara zulüm yapıyor, onları asimile etmeye çalışıyor. Bu zulümlerden kaçan Uygurlar, çeşitli ülkelerde sürgün hayatı yaşıyor ve Doğu Türkistan’ın bağımsızlık davasını ayakta tutmaya çalışıyor. Çin Hükümeti ise bu iddiaları reddederek Özerk Uygur Bölgesinde ortalığı karıştırmak isteyenlerin “bir avuç terörist” olduğunu savunuyor.

Eskiden sosyalizmden kaçanların sığındığı Türkiye’de, günümüzdeki hükümet, Çin Hükümeti’ni Uygurlara uyguladığı asimilasyoncu ve baskıcı politikası nedeniyle kınamıştır. Eskiden beri Türk milliyetçileri, Doğu Türkistan davasının en hararetli savunucularıdır. Çin Hükümeti’nin izniyle bu bölgeye giderek yaptıkları gözlemleri paylaşanların bile hükümet politikalarına aykırı hareket eden Uygurların çalışma kamplarında rehabilitasyona tabi tutulduğu ortaya çıkıyor. Yani ortada inkâr edilemez bir sorunun bulunduğu anlaşılıyor. Ama sorun nedir?

UYGURLARIN ÇİN’DEKİ YERİ VE ÖZERK YÖNETİM

Çözüm önerimizi yazmadan önce Çin ve Çin’deki Uygurların yeri hakkında ansiklopedik bazı bilgileri gözden geçirelim:

Çin kapladığı 9.597.000 km kare yüzölçümü ile dünyanın en geniş topraklara sahip ülkelerinden biridir. Aşağı yukarı 12 Türkiye’yi içine alabilecek bir genişliğe sahiptir. 2020 rakamlarına göre 1.436.962.790 nüfusu ile dünyanın en kalabalık ülkesidir.

56 etnik grubun yaşadığı Çin’in Türkiye gibi merkezi bir yönetimle yönetilmesi mümkün değildir. İngiltere’nin Birleşik Krallık, Amerika’nın Birleşik Devletler, Rusya’nın federasyon olması gibi, Çin birçok özerk bölgeden oluşuyor. Özerk yönetim 5 eyalet, 30 il, 120 ilçe, 1.100’den fazla köyde uygulanıyor. Bu bölgelere kendi alfabesini ve kendi dillerini kullanma hakkı tanınmıştır. Çin’deki milliyetlerin en kalabalık olanı 1.139.773.000 nüfusla Han milliyetidir. Zhung’ların nüfusu 16.828.000, Mançu’ların 10.708.000’dir. 9.828.000, nüfuslu Hui’ler ve 8.945.000 nüfuslu Mio’lardan sonra 8.405.000 nüfusla Uygurlar beşinci sırayı alıyor. Yani Uygur Özerk Bölgesinin nüfusu, Çin Halk Cumhuriyetinde yüzde 0.58 gibi küçük bir azınlığı oluşturuyor. Buna rağmen Uygur Özerk bölgesinin yüz ölçümü 1.664.897 km kare ile Türkiye’nin yüzölçümünün iki katından fazladır.

Uygur bağımsızlıkçı hareketinin işlerini zorlaştıran, Çin’in bu konuda ödün vermez tutumunun yanında muhtemeldir ki, Uygur Özerk bölgesinde nüfusun birleşimidir de. Bu bölgede halkın ancak %46.42’si Uygur’dur. İkinci büyük milliyet %39 ile Hanlardır. Çin’in tamamında 2010 sayımına göre 10.071.000 Uygur yaşıyormuş. Bunlar ülke nüfusunun %0.76’sına denk geliyor. Ülkenin genel nüfusu yanında bu kadar önemsiz görünen bir nüfusun bağımsızlık isteği garip ve gerçekleşmesi imkânsız görünse de çağımız aynı zamanda milliyetler çağı olduğu için bunu normal karşılamak gerekir. Birkaç yüz binlik milliyetler içinde de bağımsızlık isteyenler var.

Uygur bölgesinde ayrılıkçı hareketinin halkta ne kadar destek bulduğunu bilme imkânına sahip değiliz. Birçok ülkede gerek millî farklılıklardan, gerekse rejim karşıtlığından, hatta gelişmişlik farkından ötürü bu tip hareketler görülüyor. İngiltere, İspanya, Belçika, Rusya hatta şimdi ABD’de baş gösterdiği gibi, mevcut statüye karşı çıkanların bir kısmı özerklik, bir kısmı bağımsızlık istiyorlar. İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden beri dünyada bu akımların sonucu pek çok yeni devlet kuruldu. Yalnız Afrika’da yeni kurulan devletlerin sayısı 40 olarak ifade ediliyor.

TEK ÇÖZÜM REFARANDUM

Bu sorunu çözmenin tek ve en adil yöntemi, sorunlu bölgelerde tarafsız bir halkoylaması yaparak halkın eğilimini ortaya çıkarmaktır. Türkiye tarihi, bu usule yabancı değildir. Osmanlılar zamanında muhtar eyaletler ve bölgeler vardı. Msakı Millî’de de Batı Trakya’da, Arapların çoğunlukta olduğu bölgelerde ve Kars, Ardahan, Batum’dan oluşan Üç İlde gerekirse halkın oyuna başvurulacağı hükmü yer alıyordu.

Uygurlar, Çin devleti içinde özerk bir bölge statüsünde yaşamaya devam etmek istiyorlarsa gerisi boş bir çabadır ve buna aykırı hareketler Uygurların iradesini de hiçe saymaktan başka bir şey değildir. Yok, ayrılmak istiyorlarsa buna da kimse bir şey diyemez. Bu da ancak adil bir referandumla belirlenebilir. (14 Şubat 2021)

zekisarihan.com

Zeki Sarıhan

Boğaziçi Üniversitesine iktidar partisinden aday olmuş bir akademisyenin atanması, üniversitenin öğrencileri, öğretim üyeleri, mezunları ve velileri tarafından kararlı bir reddiye ile karşılandı. Buna karşılık iktidar cenahı atamayı geri almamaya, rektör de istifa etmeye yanaşmıyor.

Bu karşılıklı zıtlaşmanın günümüz siyasi ortamında nereye varacağını kestirmek zor ise de nihayetinde belirleyici olanın kitlelerin direniş gücü olacağını söyleyebiliriz.

Uzak ve yakın tarihimiz, çeşitli halk kesimlerinin direnişleri karşısında yöneticilerin geri adım attıklarına tanıktır. İktidar, her ne kadar genel seçimlerde seçmenlerin oyu ile ülkeyi yönetme hakkını kazanmış ise de halkın belli bir kesiminin ısrarla reddettiği bir kararı uygulamakta zorlanabilir. Buna verilebilecek son örneklerden biri doğal yaşamı koruma konusunda bazı köy ve kasaba halkının direnişleri sonucu iktidarın kararından vazgeçebiliyor olmasıdır.

Boğaziçi Üniversitesine bir rektörün atanması ve buna karşı gösterilen direnişle, Gazi Eğitim Enstitüsü öğrencilerinin 1968 yılında benzer nedenlerle giriştiği boykot arasında büyük bir benzerlik vardır.

1968 KOŞULLARI

1926 yılında ortaöğretime öğretmen yetiştirmek amacıyla kurulmuş Gazi Eğitim Enstitüsü, Millî Eğitim Bakanlığına bağlı bir yüksekokuldu. 1968 yılında üçte birine yakın gündüzlü olan 1.500 öğrencisi vardı. O yıl Avrupa’da başlayan öğrenci gençlik hareketleri çok geçmeden Türkiye’ye de sıçramıştı. 1961 Anayasasının verdiği elverişli koşullarda kitleler zaten demokratik hakları için ayaktaydı.

Zamanın Millî Eğitim Bakanı, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi öğrencilerine, ortaöğretime yapacakları öğretmen atamalarında önceliğin bu okul mezunlarına vereceği vaadi, Gazi Eğitim öğrencilerini ayağa kaldırdı. Kısa süren bir boykot hareketi oldu. Okulun akademi olma talebi öne çıktı. Fakat okulun esaslı bir yönetim sorunu vardı. Akademi haline gelmesi, bu sorunları çözemeyebilirdi. Müdürler, politik amaçlarla sık sık değiştiriliyordu. İstihbarat elemanı olduğu söylenen müdür başyardımcısı, devrimci öğrencileri izletiyor, İç Hizmetler Şefi, bir istihbarat elemanı gibi çalışıyordu. Öğrenci Derneği idarenin baskısı altındaydı.

Gazi Eğitim Öğrenci Derneği, ortak taleplerini belirlemek üzere diğer eğitim enstitülerini de ortak bir toplantıya çağırdı ve bu istekleri saptayarak ilan etti. Fakat Millî Eğitim Bakanlığının, bu istekleri yerine getirmesi beklenemezdi. Bunu üzerine Eğitim Enstitülerinin çoğunda ortak bir dersleri boykot hareketi başladı.

ÖZERKLİK İSTEĞİ

Öğrenci isteklerinin başında adı konulmamış bir özerklik geliyordu. Eğer bu gerçekleşmezse, karşılanacak bütün kazanımlar geçici olabilecek ve her an geri alınabilecekti. Öncelikle okulun yönetim biçimine karar vermek gerekiyordu.

Okulun her bölümünden seçilmiş 11 öğrenciden oluşan Boykot Komitesi (Bu komitenin sözcüsü idim) isteklerinin başına okul müdürünün öğretmenler kurulu tarafından seçilmesini koydu. Düğüm buradaydı. Öte yandan öğrenciler bu demokratik özerkliği başka bir demokratik taleple berkitiyorlardı. Öğrenciler de yönetime katılmalıydı. 11 Bölümün birer öğrenci temsilcisi oy haklarıyla öğretmenler kuruluna katılmalıydılar.

HÜKÜMETİN İLK TEPKİSİ

Boykot, okul konferans salonunda gelenek olduğu üzere bir forumda enine boyuna tartışıldı ve oylanarak alındı. Bütün bölümlerde dersleri boykot başladı. Okul yönetimi ve Bakanlık, bu kararı öğrencilerle görüşmeye bile yanaşmadılar! Okulu kapattıklarını ilan ettiler! Okulun kapanması demek, yatılı öğrencilere artık yemek verilmeyeceği anlamına geliyordu. Buna ek olarak kızlar yatakhanesinin elektriğini de kestiler. Bazı öğrenciler memleketlerine gittiyse de çoğunluk okulda kaldı ve Boykot Komitesinin kararlarına uymaya devam etti. Polisin okulu zorla boşaltacağı gibi söylentiler çıktıysa da iktidar buna cesaret edemedi.

Boykot Komitesinin kurduğu İaşe Komisyonu, Ankara’nın Beşevler ve Bahçelievler semtlerinde dağıttıkları bildiriyle esnaftan yardım istedi. Toplanan yiyecekler öğrencilerin aç kalmasını önledi.

Boykot Komitesi, teksirle çoğalttığı günlük bildirilerle öğrencileri, öğretmenleri ve kamuoyunu gelişmelerden haberdar ediyordu. Memleketlerine giden öğrencilerle de ailelere hitaben bir bildiri gönderildi ve öğrencilerin haklı olduğu anlatıldı.

Okulun öğretim kadrosu, büyük çoğunlukla öğrencilerden yanaydılar. Öğretmenler Kurulu toplantısında, bir öğrenci temsilcisinin dinlenerek isteklerini kendilerinden işitme isteği çoğunlukla kabul edildi. Komite sözcüsü olarak kurulda yaptığım konuşma, öğretmenler arasında büyük bir rahatlık sağladı. Öğrencileri, hükümetin ileri sürdüğü gibi anarşist, bozguncu falan değil, aklı başında kimselerdi ve daha verimli bir eğitim öğretim hayatı istiyorlardı.

BAKANLIK DİZE GELİYOR

Gazi Eğitim Öğrenci Derneği kongresinde yönetim kurulu

17 gün süren boykotta öğrencileri çözmek mümkün olmadı. Bakanlık kamuoyunun da desteğini alan öğretmen ve öğrencilerden kurulu bir grubu dinlemeye karar verdi. Bakanlığın Müsteşarlık makamında Müsteşara isteklerimiz anlatıldı. Bakanlık bu isteklerimizi kabul ederek okulun statüsünü ve işleyişini bir yönetmeliğe bağlamayı kabul etti. İlginç olan, okulda yönetmelik çalışmaları yapılırken bir yandan da uygulamaya geçilmesi oldu. Öğretmenler kurulunda üç müdür adayı belirlendi. Bakanlığa bunlardan birini atama yetkisi de tanınıyordu. Seçilen üç aday da demokrat öğretmenlerdi.

Böylece okuldaki gerilim sona erdi. (Bununla birlikte Bakanlık, usulsüz bir kararla öğrenci önderlerini okuldan temelli çıkarma kararı almak, tepkileri azaltmak için bunların sayısını ikiye indirmek, iki öğretmeni de başka okullara sürmek gibi yollara başvurduysa da öğrenciler Danıştay kararıyla geri döndüler.)

12 MART FAŞİST YÖNETİMİN ÖCÜ

1969’da okulun kavuştuğu bu statü, 1971 yılına kadar sürebildi. 12 Mart 1971’de ordunun sağcı unsurları yönetime el oydular. Bütün üniversite ve yüksekokullarda geniş tutuklamalar yapıldı. Gazi Eğitim Enstitüsü de bundan payını aldı. Öğretmenler Kurulu tarafından seçilmiş olan müdür Naciye Öncül ile başyardımcısı Hilmi Akpınar öğrencilerle birlikte tutuklandı ve sıkıyönetimde yargılandı. Bazı öğretmenler de başka yerlere sürüldüler. Gazi Eğitimde öğretim hayatı çoraklaştı. Burası ülkücülerin bir yuvası haline getirildi. Okulun bazı bölümleri okuldan kopartılarak ayrı bir müdürlük haline getirildi.

Bu anlattıklarımızdan 1968’de iktidarda bulunan Adalet Parti’si iktidarı ile bugünkü iktidarın ortak yönleri olduğu anlaşılmaktadır. Fakat öğrenci hareketleri karşısındaki nihai tutumlarındaki farklılık da gözden kaçmıyor. Bugünkü iktidar, Demirel yönetiminden çok 12 Mart darbecilerini andırıyor.

Sorunun temeli, aşağıdan yukarıya doğu bir demokrasinin inşası mı, yoksa yukarıdan aşağıya doğru bir dayatmanın mı daha doğru olduğuna verilen yanıtta düğümleniyor.

Gazi Eğitim öğrencileri bir yürüyüşte

Zeki Sarıhan

Her kurumu tek elden yönetme ihtirasına Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri tepeden atanan rektör nedeniyle nihayet patladı. Diğer üniversitelerin çoğunda herhangi bir hareket görülmeyişi, öğretim üyeleri ve öğrencilerin içinde bulundukları acıklı durumu kabul ettiklerine yorumlanamaz. Boğaziçinde ilk kıvılcım yakılmıştır.

Üniversite öğretim üyelerinin ve öğrencilerinin istekleri çok açıkken, hiçbir demokratik talebin dillendirilmesine izin vermek istemeyen iktidar, diğer birçok konuda yaptığı gibi, sorunu dallanıp budaklandırıyor, öğrencilere anarşist, ahlaksız ve dinsiz yaftası asarak muhafazakâr kesimleri yanına çekmeye çalışıyor.

Rektörlerin atama yoluyla değil seçim yoluyla belirlenmesi gibi en demokratik ve Türk eğitim sisteminin de yabancısı olmadığı bir isteğin diğer üniversitelerimizden değil de Boğaziçi’nden gelmesini, bu okulun tarihi ve okula alınan öğrenci profilinde aramamız gerekir.

Boğaziçi Üniversitesi, 1971’de kurulmuştur. Bu okul, Tanzimat sonrası Osmanlı devletinin Batı tarzında eğitim kurumlarına yöneldiği, bu arada Batılıların ülkede okullar açmasını özendirdiği bir dönemde, 1863’te Amerikalı eğitimci ve mimar Hamlin ve tüccar Robert tarafından kurulan Robert Kolej’in devamıdır. Bu okulun bir bölümü daha 1957’de yüksekokula dönüştürülmüştü. Okulun devletleştirilmesi, herhalde 68 gençliğinin özel yüksekokullara karşı verdikleri mücadelenin sonucudur.

ZEKİ VE ÇALIŞKAN GENÇLER

Öğrenci profiline gelince: şimdiye kadar 55.000 mezun veren okulda yaklaşık 16.000 öğrenci öğrenim görüyor. Bunların üniversite yerleştirme sınavlarında en yüksek puanı alan öğrenciler olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla Boğaziçine kaydolanların kültürlü orta sınıflardan gelen zeki ve çalışkan gençler olduklarını kabul edebiliriz. ODTÜ ve başka bazı üniversiteler gibi eğitim dilinin İngilizce oluşu, bu üniversiteye uluslararası bir özellik kazandırmaktadır. Nitekim okulda 429 Türk öğretim üyesi, 136 öğretim görevlisi, 262 araştırma görevlisi yanında 88 yabancı öğretim elemanı da görev yapıyor. Boğaziçi, dünya üniversiteleriyle öğrenci değişimi de yapıyor. Dolayısıyla dünyadan en haberdar ve geleceğin ileri Türkiye’sine bilim adamı ve eleman yetiştiren bir ocak olduğunu kabul etmek gerekir.

BOĞAZİÇİNİN GEÇMİŞİNDEN OLAĞANÜTÜ BİR YAPIT

Epeydir ne yazık ki okumakta geç kalmış olduğum bir kitaptan söz etmek istiyordum. Boğaziçi Üniversitesi gündeme gelince onu anlatmak farz oldu. “İstanbul 1920” adını taşıyan bu kitabın özelliği, 1920-1921 yıllarında Robert Kolej Sosyoloji Profesörü Clarence Richard Johnson editörlüğü ve öncülüğünde o tarihlerde İstanbul’da bulunan on beş kişilik gönüllü Amerikalılar tarafından yazılmış olması. Hemen ertesi yıl 1922’de New York’ta Macmillan Compani tarafından yayımlanmış.  “Şehir kitabı” türünün ilk örneklerinden. Türkiye’de henüz sosyal araştırma disiplinlerinin yerleşmediği bir dönemde Amerikalılar, İstanbul’u tanımak ve Amerikalılara tanıtmak istemişler. Biz de kitabın Türkçeye çevrilmesiyle 1920-1921 İstanbul’unu benim şimdiye kadar başka hiçbir kitapta okumadığım yönleriyle tanıyoruz.

İSTANBUL’A BİLİMİN AYNASI

Zafer Toprak’ın Türkçe çeviriye yazdığı özsöz, Robert Kolej Müdürü Calep F. Gates’in önsözü, Johnson’un Giriş bölümünün ardından kitap 10 bölümde İstanbul’un bir panoramasını gözlerimizin önüne seriyor. İstanbul’un uzunca bir tarihi, kent yönetimi, Toplumsal örgütlenme, Sanayi yaşamının bazı yönleri, İstanbul’daki mültecilerin durumu, yetimhaneler, eğlence hayatı, dul kadınlar, yetişkinlerde suç, okullar bölüm başlıklarını oluşturuyor. Sağlıklı bilgiye ulaşmanın yöntemi olarak yazarlar, yazılı kaynaklar kadar yetimhaneler ve genelevlere, cezaevlerine kadar bizzat ziyaret ettikleri kurumlarda gözlemlerde bulunmuşlar ve çeşitli anketler de uygulamışlar. Türk, Rum, Yahudi ve diğer milletlere mensup azınlıkların durumunu istatistiklerle göstermişler. Osmanlı Hükümetinin düzeni ve sosyal refahı sağlama çalışmalarını, yetersizlikleri, dolayısıyla 1920’de İstanbul’da yaşanan insanlık dramını gözler önün sermişler. İstanbul 1920, Kurtuluş Savaşımızın bir yönü için de bulunmaz bir kaynak.

O zaman yabancıların yönettiği fakat daha çok Türk öğrencilerin okuduğu Robert Kolejin bu bilimsel yetkinliği, Boğaziçi Üniversitesi tarafından devralınmış. Orada eğitim dilinin İngilizce olması kanımca bir hatadır, fakat bu olumsuzluk başka üniversitelerimizde de yaşanıyor. Bugünkü hükümetin yabancı dille eğitime bir itirazı yoktur. Cumhurbaşkanı da Türkçenin bir bilim dili olmadığını geçmiş yıllarda söylemişti. Herhalde bu üniversitenin kusuru öğretim dilinin Arapça olmayışıdır!

İstanbul 1920, Editör: Clarence Richard Johnson, M. A, Çeviren Sönmez Taner, İkinci baskı İstanbul, 2000. Tarih Vakfı Yurt Yayınları, büyük boy 358 sayfa.  (6 Şubat 2021)

zekisarihan.com

 

 

Arşivler