Turgay Elçi | Didim Özgürses

Bookmarks

Turgay Elçi

Asgari Ücret Tespit Komisyonu milyonlarca işçinin, emekçinin çalışma ve yaşam koşullarını doğrudan etkileyen asgari ücretin belirlenmesi kapsamında üçüncü toplantısını yarın yapacak.

Sadece asgari ücret karşılığında çalışan milyonlarca işçinin değil,  emeği ile geçinen tüm ücretli kesimlerin gözü kulağı Asgari Ücret Tespit Komisyonu toplantısında olacak.

Çünkü yaklaşık bir buçuk yıldır etkisi daha fazla hissedilen ekonomik krizle birlikte işsizliğin, yoksulluğun gittikçe derinleştiği,  işsizlerin işe başlarken en düşük ücret seviyelerine razı hale getirildiği, sosyal güvenliğin kapsamının daraltıldığı Türkiye’de asgari ücretin genel ücret seviyesi üzerindeki etkisi hiç olmadığı kadar artmıştır. 

Bilindiği üzere asgari ücret bir ülkede işçilerin alması gereken en az ücret olarak tanımlanmaktadır. Dolayısıyla asgari ücret bir ülkede emeğe, emekçilere verilen değerin göstergesi, ülkedeki refah düzeyinin, gelir dağılımının,  devletin yurttaşları için reva gördüğü yaşam seviyesinin en önemli ölçütüdür.

Bu nedenle asgari ücret pek çok uluslararası sözleşme ve anlaşma ile güvence altına alınmıştır.

Nitekim ülkemizin de altında imzası bulunan başta İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme ve Avrupa Sosyal Şartı olmak üzere pek çok uluslararası sözleşmede-belgede devletin, işçinin ve ailesinin saygın bir yaşam düzeyi sağlamalarına yetecek ücret sağlamakla sorumlu olduğunun altı çizilmektedir. Yine sosyal devlet ilkesinin değiştirilmesi dahi teklif edilemeyecek ilkeler arasında yer aldığı mevcut Türkiye Anayasasına göre ise ücret, emeğin karşılığı olarak tanımlanmakta,  devlet çalışanların yapılan işe uygun ve adaletli ücret elde etmesi konusunda sorumlu tutulmaktadır.

Ancak tüm bunlara rağmen Türkiye’de yıllardır işveren-hükümet blokunun işçiler karşısında 10’a 5 üstün olduğu Asgari Ücret Tespit Komisyonu kararlarında işçinin ailesi hesaba katılmamakta, milyonlarca çalışana tek bir işçinin asgari geçim haddinin bile altında kalan rakamlar dayatılmaktadır.

Sadece seçim dönemlerinde kısmen yüksek tutulsa da Türkiye’de asgari ücret hep insanca yaşam ücretinin çok uzağında kalmaya devam etmiştir.

Hiçbir dönem tutmayan ileriye dönük enflasyon hesapları ile ücretlerdeki artış hep sefalet oranlarında tutulmuş, çay-simit hesapları ile milyonlarca çalışanla adeta dalga geçilmiştir.

Ne yazık ki bugün de Avrupa ülkelerinde bir yılda yaşanan enflasyonun Türkiye’de sadece bir ay içinde yaşandığını görmeyenler  “Türkiye’de asgari ücret Avrupa Ülkelerinin büyük bölümünden daha yüksek” gibi tahlisiz açıklamalar yapmaya, insanca yaşamaya yetecek bir ücret isteyenleri dolaylı olarak işsizlikle tehdit etmeye devam etmektedir.

Diğer taraftan ne yazık ki normal koşullarda işçilerin alması gereken en az ücret olan asgari ücret Türkiye’de ortalama ücret haline gelmiştir.

Uluslararası kuruluşların verileri OECD ve Avrupa ülkelerinin önemli bir bölümünde her yirmi çalışandan sadece birinin asgari ücret karşılığında çalıştığını,  bu ülkelerin ortalamasına göre ise her on çalışandan sadece birisinin asgari ücretli olduğunu göstermektedir. Oysa Türkiye’de ücretlilerin neredeyse yarısı asgari ücret ve asgari ücretin %115’i altında bir rakam karşılığında çalışmaya mecbur bırakılmaktadır.

Nitekim TÜİK verileri, 1 milyon 800 bin kişinin net 2.020 TL olan asgari ücretin altında çalıştığını, yaklaşık 5 milyon kişinin asgari ücretle, 3 milyondan fazla kişinin ise asgari ücretin sadece yüzde 15’i üzerinde bir ücretle yaşam mücadelesi verdiğini göstermektedir.

Asgari ücretle çalışan nüfusun, toplam nüfusa oranının devasa boyutlarda artması tüm ücretli kesimleri tehdit eder hale gelmiştir. Asgari ücret, kamu emekçilerinin de içinde bulunduğu milyonlarca emekçiye, işçiye karşı “ölümü gösterip sıtmaya razı etme” politikasının bir aracı haline dönüşmüştür.

Öte yandan asgari ücret tüm çalışanların aldığı asgari geçim indiriminden (AGİ) işsizlik ödeneğine, emekli aylıklarından genel sağlık sigortasından yararlanmak için uygulanan yoksulluk testine, sosyal güvenlik primlerinin alt ve üst sınırlarından engelli ve yaşlılık aylığına kadar pek çok unsuru doğrudan etkileyen bir ücrettir. Dolayısıyla Türkiye’de asgari ücret sadece bu ücret karşılığında çalışanları değil,  emeği ile geçim mücadelesi veren herkesi yakından ilgilendirmektedir.

Yoksulluk sınırının 7 Milyon TL’ye, açlık sınırının 2.500 TL’ye dayandığı koşullarda beş milyon asgari ücretli ve bu ücretin yüzde beş, on puan üzerinde çalıştırılan, bordoları asgari ücret üzerinden düzenlenerek emekliliklerinde düşük bir ücrete mahkum edilen milyonlarca özel sektör çalışanı bugüne kadar fazlası ile fedakârlıkta bulunmuştur.

Hiç kimsensin Büyük bir bölümü sendikasız, toplu sözleşme hakkı olmadan günlük 10-12 saatlik sürelerle çalıştırılan, her üçünden biri sosyal güvenceden yoksun bırakılan, üstelik büyümeden de pay verilmeyen milyonlardan daha fazla ‘fedakârlık’ yapmasını istemeye, sefalet oranlarında artırılan asgari ücret üzerinden tüm çalışanları cendereye almaya hakkı yoktur.  

Adil ve İnsanca Yaşamaya Yetecek Bir Asgari Ücret İçin;

  • Asgari ücret siyasal iktidar-işveren işbirliğine sahne olan Asgari Ücret Tespit Komisyonu ile değil, ulusal ölçekli bir toplu pazarlıkla belirlenmeli ve uyuşmazlık durumunda grev hakkını da içermelidir.
  • Ülkemizin altında imzası bulunan uluslararası sözleşme ve anlaşmaların gereği yerine getirilerek asgari ücret hesabında işçinin ailesi temel alınmalıdır.
  • Asgari ücret tespitine ilişkin 131 Sayılı ILO Sözleşmesi onaylanmalı, Avrupa Sosyal Şartı’nın asgari ücretle ilgili maddesine konulan çekince kaldırılmalıdır.
  • Yıllardır milli gelirden pay verilmeyen asgari ücretlilerin yaşadığı kayıplar karşılanmalıdır.
  • Asgari ücret tümüyle vergi dışı bırakılarak, sefaletin değil, insanca yaşamın ücreti seviyesine çekilmelidir.

EĞİTİM SEN DİDİM TEMSİLCİLİĞİ YÜRÜTME KURULU ADINA TURGAY ELÇİ

Hepimizle Dalga Geçilen Teklife Karşı Tüm Kamu Emekçilerini Ortak Mücadeleye Çağırıyoruz!

Ağustos tarihinde başlayan “toplu sözleşme” görüşmelerinde Kamu İşveren Heyeti,  2020-2021 yıllarını kapsayan döneme ilişkin teklifini açıklamıştır.

Hemen başta ifade edelim ki Kamu İşveren Heyeti tarafından bugün sunulan teklif; ciddiyetten yoksun, 3 milyon kamu emekçisi ve 2 milyon kamu emekçisi emeklisi ile açıkça dalga geçilen, bir tekliftir.

Söz konusu teklifte sözleşmelilerin kadroya geçirilmesi, ek ödemelerin emekliliğe yansıtılması, gelir vergisi ve ek gösterge adaletsizliğine son verilmesi bir yıl önceki seçimlerde verilen 3.600 ek gösterge sözünün gereğinin yerine getirilmesi, maaşların insanca yaşamaya yetecek bir seviyeye çekilmesi başta olmak üzere kamu emekçilerinin temel talepleri bir kez daha görmezden gelinmiştir. Deyim yerinde ise dağ fare bile doğurmamıştır.

Kamu İşveren Heyeti başkanı Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk tarafından açıklanan teklife göre; Kamu emekçilerinin ve kamu emekçisi emeklilerinin maaşlarında 2020 yılı için altışar aylık dilimler halinde %3,5 + %3 2021 yılı için ise %3 +%2,5 artış önerilmiştir. Bakan Selçuk teklifi sunarken büyük bir lütufmuş gibi,  altışar aylık dönemlerde enflasyon farkının oluşması durumunda söz konusu farkın maaşlara yansıtılacağını ifade etmiştir.

Hükümet temsilcileri TÜİK tarafından açıklanan rakamlara elbette inanabilir. Ancak sokaktaki vatandaşın bu rakamlara inanmadığı tüm kamuoyunun malumudur.  Çünkü vatandaş TÜİK verilerini değil mutfakta, çarşıda, pazarda yaşadığı gerçek enflasyonu temel almaktadır.   Bu gerçek enflasyon ile TÜİK’in açıkladığı rakamlar arasındaki uçurumu,  satın alma gücünün her gün düştüğünü, gelirinin eridiğini görmektedir.

Dolayısıyla iktidarın “işçiyi, memuru enflasyona ezdirmedik” sözlerinin hiçbir karşılığı yoktur. Çünkü işçiyi, memuru, dar gelirli, asgari ücretli, emekliyi TÜİK vasıtası ile açıklanan enflasyon değil,  hayatın gerçek enflasyonu ezim ezim ezmeye devam etmektedir.

Öte yandan bugün masaya getirilene teklifte dört gün önce apar topar imzalanan kamu işçileri toplu sözleşmesinin referans alındığı görülmektedir. Hükümet açıkça “kamu işçisi 2020 yılı için %3+%3 artışa,  temel haklarında hiçbir iyileştirme yapılmamamsına razı oldu. Siz de razı olmak zorundasınız” demektedir.  Böylece yıllardır oynanan, işçi ve kamu emekçisini karşı karşıya getirme oyunu sürdürülmek istenmektedir. 

Yıllardır sermayenin bir dediğini iki etmeyen,  ‘kıyak’ olarak sunulan teşviklerle, vergi affı ve indirimleri ile patronların, yandaş müteahhitlerin sırtını sıvazlayanların emekçilere sırtını dönmesinin üzerinden uzun zaman geçmiştir.

Devlet eli verilen kamu hizmetleri alanı gittikçe daraltılmış, eğitimden sağlığa tüm kamu hizmetleri piyasalaştırılmıştır. OECD ortalamasına göre 1 kamu emekçisi 15 vatandaşa hizmet verirken Türkiye’de 1 kamu emekçisi 29 vatandaşla hizmet veren angarya bir çalışmaya mahkum edilmiştir.

Dolayısıyla hem emeğin haklarını yok sayan bu mevcut düzene hem de emeğin saflarına ‘Truva atı’ olarak yerleştirdikleri yandaş-besleme sendikacılığa sırtlarını dayayanların her geçen gün biraz daha pervasızlaşması kaçınılmazdır.

Bu pervasızlık ülkeyi yönetenlerin dönem dönem milyonlarla dalga geçen sözlerine de yansımaktadır. Çalışma eski bakanı “asgari ücretle geçinilmez diye bir şey yok, eğer ona mahkûmsanız asgari ücret büyük paradır” derken, Cumhurbaşkanı yabancı yatırımcılara ‘güven’ vermek için  “OHAL’den istifade ederek grevlere anında müdahale ediyoruz” diyebilmiştir. Yine,  ‘Biz zeytini bir lokmada yemezdik, memurlarda öyle yesin’ diyen milletvekilinden,  beş kişilik bir ailenin günde üç öğün bir çay bir simit tüketmesi halinde 900 TL harcama yapacağını dolayısıyla asgari ücretten 1.120 TL artıracağını söyleyen Meclis Grup Başkan Vekiline,  ‘22 bin 200 lira maaş alan milletvekilleri geçim sıkıntısı çekiyor” diyen Meclis Başkanına ülkeyi yönetenler milyonlarla dalga geçen açıklamalara imza atmıştır.

Tüm bunlar demokrasinin, barışın, adaletin, hukukun üstünlüğünün ortadan kaldırıldığı, OHAL’in kalıcı hale getirildiği sermaye yanlısı emek karşıtı düzenin kaçınılmaz, doğal sonuçlarıdır.

Doğal olmayan hakları ellerinden alınan, sefalet ve kölelik teklif edilen milyonların ortak çıkarları için bir araya gelememesidir.

Dünya şairi Nazım Hikmet’in tam 72 yıl önce yazdığı “açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer ve hala şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak  kabahat senin,  demeye de dilim varmıyor ama kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!” dizelerinde tarif edilen durumu yaşamaya devam etmemizdir.

Evet, bu ülkenin tüm değerlerini üretenler olmamıza rağmen bize sefalet ve kölelilik reva görülüp üstüne bir de dalga geçiliyorsa kabahatin çoğu ortak çıkarları için bir araya gelemeyen hepimizidir.

Buna son vermenin zamanı çoktan gelmiştir. Çünkü hangi sendikaya üye olursa olsun tüm kamu emekçileri çarpık enflasyon rakamlarına indirgenen maaş artışlarına,  kaşıkla verileni kepçe ile geri alan adaletsiz gelir vergisi sistemine, reel gelirinin gittikçe erimesine, güvencesiz-sözleşmeli çalışmanın daha yaygın hale getirilmesine hizmet eden sözde “toplu sözleşmelerin” bedelini ödemeye devam etmektedir.

Böyle bir tablo içinde hem tüm kamu emekçileri olarak bizler hem de kamu hizmeti alma hakkı alabildiğine sınırlanan vatandaşlarımız yıllardır kaybetmektedir.

Yıllardır sermayenin, patronların bir dediğini iki etmeyenler,  Hazinenin ‘kefen parası’ olarak tabir edilen İhtiyaç Akçesine kadar halkın tüm kaynaklarını sermayenin, yandaş müteahhitlerin emrine sunanlar sıra işçiye, kamu emekçisine, asgari ücretliye, emekliye gelince ‘kaynak yok’, ‘ hepimiz aynı gemideyiz’ nutukları atmaya devam etmektedir.

Elbette ki hepimiz aynı gemideyiz. Ancak kimse unutmasın ki bu ülkenin işçileri, emekçileri yıllardır azgın fırtınalara rağmen o gemiyi yürütmek için fazlası ile fedakârlıkta bulunmuştur. Bulunmaya da devam etmektedir.  Dolayısıyla hakkını,  emeğinin, alın terinin karşılığını istemesi kadar doğal bir şey yoktur.

Bu şartlarda malum konfederasyon yönetimi “tarihi başarı” nutukları atsa da, siyasi iktidar tozpembe tablolar çizmeye devam etse de hiçbir kamu emekçisinin tarihe kara bir leke olarak geçecek yeni bir satış sözleşmesine tahammülü kalmamıştır.

Hep beraber adım adım içine sürüklendiğimiz bu kara tabloyu değiştirmenin tek yolu siyasi iktidardan icazet bekleyen, kişisel çıkarlarını milyonların ortak çıkar ve kazanımlarının önüne koyan sözü ile özü yüz seksen derece farklı noktalara savrulmuş olanlarla değil, kamu emekçilerinin ortak talepleri ve halktan yana bir kamu hizmeti için mücadele edenlerle yürümekten geçmektedir.

Bunun için KESK olarak sendikalı, sendikasız tüm kamu emekçilerini; Halktan Yana Bir Kamu Hizmeti, Güvenceli İstihdam- Güvenli Gelecek, Demokratik- Adil Bir Çalışma Yaşamı, İnsanca Yaşamaya Yetecek Bir Ücret ve tüm taleplerin hayat bulması için Gerçek Bir Toplu Pazarlık Hakkı için birlikte mücadele etmeye,  yeni bir satış sözleşmesine izin vermemek için seslerini yükseltmeye çağırıyoruz.

EĞİTİM SEN DİDİM TEMSİLCİLİĞİ YÜRÜTME KURULU ADINA TURGAY ELÇİ

İŞÇİLER MEZARDA, SORUMLULAR DIŞARIDA ADALET İSTİYORUZ!

Bundan tam 5 yıl önce, 2014 yılı Mayıs ayında Soma’da 301 maden işçisini yitirmiştik. Bu süre zarfında acılarımızın hafiflemesi bir yana, yaraları daha da kanatan gelişmeler yaşandı.

Bilindiği gibi, madenin patronu Can Gürkan ölümünden sorumlu olduğu her işçi için yaklaşık 5 gün hapis yatmasının ardından geçtiğimiz ay tahliye oldu. Böylece 301 maden işçisi arkadaşımızın ardından adalet de göçük altında kaldı.

İşçinin emeğinin olduğu kadar yaşamının da ucuz olduğu bu düzende, insanlık bir kez daha göçük altında kalmış oldu.

Bu göçük ülkeyi yönetenlerin eseri olan hukuki bir göçüktür, politik bir göçüktür, ekonomik bir göçüktür, ahlaki bir göçüktür.

Ülkemizde hukukun çöküşü Soma davasıyla bir kez daha gözler önüne serilmiştir. Davayı Soma’dan kaçıran, katliamda sorumluluğu bulunanları yargılama konusu yapmayan, maden patronu ve yöneticilerini “olası kasıt” üzerinden değil; “bilinçli taksir” ile “cezalandırarak” adeta ödüllendiren yargı sistemi, bir işçi için 5 gün hapis yatmayı yeterli görmüş; ülkemizde “hukuk”un geldiği noktayı bir kez daha gözler önüne sermiştir.

Başından beri madenlerde gerekli denetimi yapmayanlar, Soma’daki öldüren çalışma düzenine izin verenler, güvencesiz ve taşeron çalıştırma biçimlerini egemen hale getirenler, sendikalaşmanın önüne engeller koyanlar hiçbir biçimde hesap vermemiştir. Aksine bu boyuttaki katliamların “fıtrat” olduğunu ifade ederek, katliamın politik savunusuna devletin tepesinin imzasını atmışlardır.

Bu düzen, daha fazla kar için daha fazla kan dökülmesini meşru gören bir düzendir. Soma katliamının ardından “Artık hiçbir şey eksisi gibi olmayacak” diyenler, hiçbir şeyi değiştirmemiş ve her şey eskisi gibi devam etmiştir. Soma katliamından bugüne en az 28 Soma katliamı kadar daha işçinin yaşamını yitirmesi kaza değil, tesadüf değil, hata değil, ülkeyi yönetenlerin kasıtlı bir tercihidir. İşçi Sağlığı İş Güvenliği yasasının,İş Sağlığı ve Güvenliği olarak değiştirilmesi,iktidar için işin ve patronların güvenliğinin işçinin yaşamından daha öncelikli olduğunu göstermektedir. Sadece kavramlardaki değişimde bile kendi gösteren bu zihniyetinin sonucu olarak, Türkiye iş cinayetlerinin en fazla olduğu ülkelerden biri olmuştur.

Bugün içinde bulunduğumuz ekonomik göçükten çıkış için insanı, emeği, doğayı ve yaşamı değil; kanı, gözyaşını, betonu ve yıkımı güvence altına alan bir yol tercih edilmektedir. Bu korkunç tercih, 301 işçinin ölümüne sebep olan maden patronuna yeniden maden işletme hakkı vererek bir kez daha ilan edilmiştir.

Demokrasi isteyenlerin, basın özgürlüğüne sahip çıkanların, yaşamı savunanların, barış talep edenlerin, iktidarı eleştirenlerin hapishanelere doldurulduğu bir ülkede, 301 kişiyi göz göre göre ölüme yollayanların serbest olması, dibi görünmeyen derinlikte bir ahlaki göçüktür.

Gerekli işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerini bilerek ve isteyerek almamak hata değil, kasıttır.

Yıllık üretim planının neredeyse üç katı üretim yapmak için işçileri zorlamak hata değil, kasıttır.

Madenlerdeki taşeron, rodövans, dayı başılık gibi güvencesiz çalıştırma uygulamalarını yaygınlaştırmak, madenleri özelleştirmek, kamu denetiminden çıkarmak hata değil, kasıttır.

301 işçi kardeşimiz göz göre  gelen bir katliam sonucu hayatını kaybetmiştir. Karşımızda insan hayatına karşı büyük bir tehdit haline gelmiş; hukuki, politik, ekonomik ve ahlaki olarak göçmüş bir düzen vardır.

Soma katliamını unutmamak unutturmamak hepimizin görevidir. Soma’nın hesabını er ya da geç soracağız. Bu ülkede çalışırken ölmeyeceğimiz, insanca çalışacağımız, insanca yaşayacağımız güzel günleri elbet göreceğiz.

TURGAY ELÇİ

 

 

Türkiye demokrasi tarihine halkın iradesinin gasp edildiği yeni bir tarih daha eklenmiştir. KHK ile hukuksuzca ihraç edilmesi gerekçe gösterilerek seçilmiş belediye başkanlarına mazbata verilmemesi utancına YSK’nın İstanbul kararı eklenmiştir. 6 Mayıs 2019 tarihli YSK kararıyla ülkemizde demokrasiden geriye kalan son haklardan birine, seçme ve seçilme hakkına da el uzatılmıştır.

YSK, hukuka ve kendi içtihatlarına göre değil talimatlara göre karar vererek tarihe geçmiştir. Rantın ve akıtılan kaynakların kesilerek ekmeğin, ulaşımın, suyun fiyatının düşürülmesinden rahatsız olan çıkar gruplarının baskısıyla hukuk ve demokrasi ayaklar altına alınmıştır.

Üyelerinin görev süreleri Anayasa’ya aykırı biçimde uzatılan YSK’nın, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimini iptal kararı gayrimeşrudur.

Tüm devlet olanaklarını kullanmalarına rağmen seçimlerde oyların çalındığı, sahte seçmen/kısıtlı seçmenlerin oy kullandığı iddialarını temellendiremeyenlerin imdadına YSK yetişmiştir. YSK, kendi belirlediği sandık kurullarının kanunsuz olduğunu iddia ederek halkın iradesine karşı büyük bir saygısızlık yapmıştır.

Bu, sadece İstanbul’un seçilmiş Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na ve ona oy verenlere yönelik bir saygısızlık değildir. Bu aynı zamanda İstanbul’a ve hatta 82 milyon yurttaşa karşı bir saygısızlıktır.

Aynı seçimde, aynı sandık kurullarıyla, aynı zarftan çıkan üç oyun geçerli, sadece iktidar partisinin kaybettiği oyların geçersiz olduğuna dair karar verenler, “partiye göre hukuk, parti için hukuk” anlayışının egemenliğini ilan etmişlerdir.

YSK halkın iradesine ipotek koymak için, kendi sorumluluğundaki uygulamaların kanunsuz olduğunu gerekçe göstermiştir. Bu açıdan mevcut YSK kendi meşruiyetini ortadan kaldırmıştır ve AKP-MHP ittifakının noteri haline dönüşmüştür.

YSK bu kararıyla, sandık kurullarının benzer biçimde teşekkül ettiği 24 Haziran Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de “tam kanunsuzluk” hali doğurmuştur.

Halkın seçme ve seçilme hakkını cebren ve hile ile ortadan kaldıracak kadar hukuktan uzaklaşanların demokrasilerde yeri olmayacağı, halka hesap vermesi gerektiği açıktır.

Bu ülkede demokrasiyi yeniden kuracak olan ise işçilerin, emekçilerin, halkın birleşik ve örgütlü mücadelesi olacaktır.

EĞİTİM SEN DİDİM TEMSİLCİLİĞİ YÜRÜTME KURULU ADINA TURGAY ELÇİ

31 Mart yerel seçimleri AKP’nin 15 Temmuz darbe girişimini bir gerekçe ve araç olarak kullanarak iktidarını süreklileştirmeye çalıştığının, kendi deyimleriyle “bir lütuf” olarak görüp nimete dönüştürdüğünün son örneği olmuştur.

Seçimlerden ağır yenilgiyle çıkan AKP, İstanbul’da bıkkınlık verircesine defalarca sayım işlemi yaptırmış, buna rağmen istediği sonucu elde edemeyince “14 bin oy farkla kazanılan seçimi kabul etmeyeceklerini” açıkça ilan etmiştir. Ardı sıra ileri sürülen iddialar, “darbe girişimi” vb. gerekçeler bu itirafta dile getirdikleri seçim sonucunun kabul edilmemesi ve mümkünse seçme/seçilme hakkının gasp edilmesi isteğinin, amacının gerçekleştirilmesi içindir. Büyükçekmece ilçesinde seçim sonrası yaşananların ve YSK’nın konuya ilişkin tam da AKP’nin beklentilerine uygun olarak halen karar almamasının da bu çerçevede değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyoruz.

AKP, halklarımızın seçme/seçilme haklarını kullanmalarını hukuki süreç içersinde en sağlıklı şekilde sağlamakla yükümlü olan YSK’yı “patron” diye tanımlayarak bir kez daha ülkeyi ve vatandaşlarımızı bir piyasadan, müşteriden ibaret gördüğünü göstermiştir. Ancak kaygı verici olan YSK’nın da kendisini “patron” gibi görme eğilimidir. Bu durum tehlikelidir ve “tuzun koktuğu” noktadır.

YSK’nın “aday olmasında sakınca yoktur” diye onay verdiği, AKP’nin KHK’lar eliyle hukuksuzca ihraç ettiği, çoğu da üyemiz olan, kamu emekçisi adaylardan belediye başkanı ve belediye meclis üyesi seçilen onlarca kişiye mazbatasının verilmemesi açık bir hak gaspıdır. Vatandaşların seçme-seçilme hakkının elinden alınmasıdır.

Milletvekili seçimlerinde doğru karar alarak KHK’lar ile ihraç edilenlere mazbata verilmesi gerektiğini söyleyen YSK’nın, herhangi bir yasa değişikliği olmamasına rağmen, bugün neden bu hukuksuzluğa imza attığı açıklanmak zorundadır. Aynı şekilde bu kararla başkanlığı geçersiz sayılan KHK’lı belediye başkanlarının tümünün yerine ikinci sırada olan AKP’li adaylara mazbata verilmesinin nasıl mümkün kılındığı izah edilmelidir. Aksi halde iktidarın ihtiyaç ve beklentilerine cevap veren bir YSK ile bundan sonra girilecek her seçim şaibe altında olacak, adaylar ve vatandaşlar oylarını, mazbatalarını emanet ettikleri bu kuruma güvenlerini tümden yitirecektir.

YSK bu kararıyla OHAL’in ve OHAL gerekçesiyle hukukun, temel hak ve özgürlüklerin askıya alınışının devam ettiğini göstermiştir. YSK iktidarın siyasal hedef ve dönemsel konseptlerinin parçası ve uygulayıcısı olmuştur.

İktidar ve YSK ülkeyi daha fazla germemelidir. Daha dün “seçimle geldik, darbe ile değil” diye övünen AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı, darbe dönemi uygulamalarından medet ummaktan, tarafsız olması gereken kurumları etkileme girişimlerinden vazgeçmelidir. Ülkemizi ayrıştırmak, ülkenin bir bölümünde farklı bir hukuk uygulamak kimseye bir şey kazandırmaz, aksine bir arada yaşama arzusuna, iradesine büyük zararlar verir.

YSK’nın KHK’lar eliyle ihraç edilmelerini gerekçe göstererek yerel seçimi kazananlara mazbatalarını vermemesi hukuksuzdur. Seçime girme hakkına sahip olan ve seçilen onlarca belediye başkan adayına mazbatasının verilmemesi, “kayyum atarız” tehdidinin bir parçasıdır. Karar siyasaldır. Hukuki itirazların, başvuruların, davaların devam ettiği ihraçlar sürecinin de sabote edilmesidir. Kararı kınıyoruz. YSK’yı iktidardan değil hukuktan yana taraf olmaya çağırıyoruz.

DİDİM EĞİTİM SEN TEMSİLCİLİĞİ YÜRÜTME KURULU ADAINA TURGAY ELÇİ

Takvimler bugün 15 Ocak tarihini gösteriyor. Seçim, yeni rejim, ekonomik kriz derken bir yılı daha geride bıraktık.

Bilindiği üzere dünyanın neresinde olursa olsun çarşıda, pazarda fiyatlar sürekli artarken, resmi enflasyon rakamlarının sürekli düşmesi mümkün değildir.

Buna rağmen TÜİK,  Türkiye’de hayat pahalılığının, döviz kurunun, faizlerin rekor üstüne rekor kırdığı bir ortamda enflasyonun düştüğünü iddia etmiş,  emekçilerin temel tüketim ve ihtiyaç maddelerinde yaşanan gerçek enflasyon en az %50 civarında olmasına rağmen ne yapıp edip resmi enflasyonu %20,3’te tutmayı başarmıştır.

“İktidar ´kriz yok´ nutukları atsa da, enflasyondan işsizliğe, yoksullaşmadan ekonomik durgunluğa kadar hayatlarımızı her alanda kâbusa çeviren kapsamlı bir ekonomik krizle karşı karşıyayız. Halkın yüzde 99´u ekonomik krizi hayatımızın her alanında hissediyor, yaşıyoruz”

“Bizler için krizin anlamı; İğneden ipliğe her şeye gelen zamlardır, artan hayat pahalılığıdır. Eriyen maaşlarımız-ücretlerimiz, satın alma gücümüzdeki düşüştür. Her alış verişte cebimizden çıkan paranın artması, ekmeğimizin küçülmesidir. Bizler için krizin anlamı kabaran faturalar, ödenemeyen borçlar, evlere gelen hacizler, çocuğuna okul kıyafeti alamadığı için, geçinemediği için intihara sürüklenen hayatlardır, işsizliktir. Her an ensemizde hissettiğimiz işsiz kalma tehdidi, artmaya devam eden iş cinayetleridir; Birbiri ardına kapanan dükkanlardır. Bizler için krizin anlamı, eğitim ve sağlık başta olmak üzere kamu yatırımlarına, işsizliğin önlenmesine, sosyal güvenliğe, ayrılması gereken kaynakların savaşa, ranta, yağmaya, sermayeye ayrılmasıdır; Toplumun din duygularını sömürerek ayakkabı kutularını doldurmaktır. Toplumsal cinsiyet körü, bütçeler, adaletsiz vergi sitemidir. Bu zihniyetle ekonomi yönetilemez hale geldiğinden siyasi iktidar sürekli yalanlara sığınmaktadır. Devlet kurumlarının birbirini yalanlayan raporlar yayınlıyorlar, ekonomide yalan rüzgârları her tarafı sardı”

“Biliniz ki halkımızın yalanlarınıza karnı tok. Çünkü biliyoruz ki; esnaf bir bir kepenk kapatıyor. Kredilerini ödeyemiyor, fabrikalar üretimi durduruyor ve durmadan işçi çıkartıyor, ülkemizde  işsizlik ve yoksulluk sürekli artıyor. İcra dairelerinde dosya sayısı rekor düzeyde. Halkın bugünü ve geleceği haciz altında. İktidarın rant politikalarından palazlananlar bilmez ama halkın büyük bölümü çocuklarına cep harçlığı veremez hale geldi. Halk, hastanelerdeki soyguna para bulamadığı için hastane kapılarına gidemez durumdadır. Halkımız  krizin ağır faturası altında eziliyor. Bu yüzden yönetenlerin pembe tablo çizen ekonomi yalanlarına karnı tok. İktidar çevreleri şimdiye kadar yaşanan tüm krizlerde olduğu gibi bu krizin faturasını da işçi sınıfına, emekçilere, yoksul halk kesimlerine çıkartmayı hedefliyor. Üçte ikisi özel sektöre ve bankalara ait 467 milyar dolar dış borç 81 milyona ödetilmek isteniyor. Küçük bir azınlığın borcu, zamlarla, adaletsiz vergilerle, işsizlik tehdidiyle halkın yüzde 99´unun sırtına yıkılmaya çalışıyorlar. İşçilerin kıdem tazminatını fonla, kamu emekçilerinin iş güvencesinin son kırıntılarını esnek, performansa dayalı çalışmayla, kamusal emeklilik ve sosyal güvenlik hakkımızı ise üç yıl süreli zorunlu Bireysel Emeklilik Sistemi ile yok etmeyi planlıyorlar. Zorla ücretsiz izine çıkarmalar, angarya çalıştırma, mesai ücreti nöbet ücreti ödememe gibi çalışma hakkımızı ortadan kaldıran saldırılar gittikçe artırılıyor. İşsizlik fonunu bankaları beslemek için kullanılıyorlar. Birilerine yeni teşviklerle, vergi indirimleri ile sıvazlıyorlar ama kuru soğan üreticisinin ambarına düzenlenen baskınları ‘stokçularla mücadele´ diye yutturmaya çalışıyorlar.

En temel ihtiyaç maddelerinin yüzde elli zamlandığı koşullarda göstermelik olarak yapılan yüzde10 indirim kampanyasını ´enflasyonla mücadele´ diye göstererek hepimizi topyekûn kandırmaya çalışıyorlar. Sağlıkta acil durumlar dışında malzeme kullanılmasını engelleyen sözde ‘tasarruf tedbirleri´ ile hayatımızı tehlikeye atmaktan bile geri durmuyorlar. Ülkede yaşanan yıkıma kimse ses çıkarmasın, diye halk zapturapt altına alınıyor. Ülkenin en demokratik eyleminden darbe, suç örgütü çıkarmaya çalışılıyor. İşin özü masallarla, yalanlarla, hamasetle, kin ve düşmanlıkla aklımızı, zor kullanarak tepkimizi bastırmaya çalışanlar zamları alkışlamamızı, yoksulluğa şükretmemizi, işsizliği kader bilmemizi bekliyor. Hamaset nutukları da, tek sesli medyadaki yalan bombardımanı da, hakkını arayan emekçilere yönelik toplu gözaltı ve tutuklamalar da gerçeğin sıvanmasına yetmiyor. Gerçek çıplaktır;AKP iktidarının sürdürdüğü, ithalata, betonlaşmaya, dış borçlanmaya, ranta, spekülasyona dayalı ekonomik model hızla çökmektedir. Bu halkımızın sosyal haklarını ortadan kaldıran ve haramilerin saltanatına yol açan bir ekonomi yönetimidir. Bu sebeple krizi yaratanların krizin bedelini ödemelidir, halk değil.”

Ülkede yaşanan ekonomik krizin sorumlusu işçisinden kamu emekçisine, asgari ücretlisinden emeklisine, küçük esnafından çiftçisine kadar toplumun yüzde 99´unu oluşturanlar olarak bizler değiliz. Krizin sorumlusu, Türkiye´yi sermaye için cazip bir ülke yapmak adına emeğin en temel haklarını gasp edenlerdir. Şeker fabrikalarından kağıt fabrikalarına kamu birikimini özelleştirmeler yoluyla talan edip Türkiye´yi ithalata mahkum edenlerdir. Sorumlu sosyal hak olarak tanımlanması gereken kamusal hizmetleri, yerli tarımsal üretimi, kentleri, doğayı imha eden politikaları hayata geçirenlerdir. Ülkenin kaynaklarını üretime değil yandaşa, halka değil şatafata, barışa değil savaşa kullanan siyasi iktidardır. Yaşanan krizin faturasının kesileceği doğru adres ülkemizi büyük bir yıkımın eşiğine getiren neoliberal politikalarda ısrar edenler ve bu politikalardan nemalanarak küplerini dolduran, her krizden büyüyerek çıkan yüzde 1´dir.

Bizler, gelir dağılımı ve vergi adaletsizliğiyle, yoksullaşmayla, iş cinayetleriyle, eğitim ve sağlık başta olmak üzere kamusal hizmetlerin ticarileşmesiyle, fabrikalarımızın satılmasıyla büyük bedeller ödedik. İşimizden, ekmeğimizden, canımızdan fazlası ile fedakârlıkta bulunduk. Bizim bu düzene borcumuz yok. Tam tersine yıllardır hep kaybedenler olarak alacağımız var. Sendikal örgütlenmenin engellendiği, onbinlerce kamu emekçisinin ihraç edildiği, grevlerin yasaklandığı, hak aramanın bastırıldığı bir ortamda elde edilen yüksek kar oranlarını paylaşmayanların bugün zararlarını ve borçlarını bizim sırtımıza yıkmasını kabul etmiyoruz. Yüzde 1´in yarattığı krizin faturasının yüzde 99´a yıkılmasına ´artık yeter´ diyoruz.

Elektrik, doğalgaz, su, akaryakıt, ekmek, toplu taşıma gibi temel ihtiyaçlara yapılan zamların geri alınmasını ve kısa sürede temel ihtiyaçların ücretsiz olmasına dair politikaların geliştirilmesi için çalışmalara başlanmasını; Ücretlerimizde yaşanan erimenin satın alma gücümüzdeki azalma ve ekonomik büyüme oranları dikkate alınarak telafi edilmesini; Toplumsal yararı, vergide ve gelir dağılımında adaleti sağlayan, toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı, emekten yana, katılımcı, şeffaf, hesap verebilir demokratik bir bütçe için çalışmalara başlanmasını; Kadınların sürekli, güvenceli işlerde istihdam edilmesinin önündeki tüm engellerin kaldırılmasını ve eşit işe eşit ücret verilmesini, paralı sağlık ve eğitim uygulamalarına son verilmesini istiyoruz. Bu ülkenin emekçi kesimleri, yoksullaştırılan halkı olarak artık nefes almak istiyoruz. Ülkemizde herkesin eşit, özgür bir biçimde barış ve huzur içinde, insanca yaşamasını istiyoruz. Gündüzleri işsiz kalınmayan, geceleri aç yatılmayan bir ülke, insanca bir yaşam, güvenceli bir iş, güvenli gelecek istiyoruz. Bizler biliyoruz ki yoksulluk, işsizlik, güvencesizlik kader değildir.”

Demokratik, Katılımcı, Şeffaf, Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Esas Alan, Özgürlükçü Ve Ekolojik Bir Yerel Yönetim Anlayışını Savunuyoruz!

Parlamentoyu büyük oranda işlevsiz hale getiren AKP ve MHP iktidar bloğu Mart 2019 yerel seçimlerinden galip gelerek bir yandan tek adam rejimini her alanda kurumsallaştırmayı bir yandan da meşruiyet sorunlarını gidermeyi hedefliyor. Bu nedenle bir kez daha seçim öncesinde siyasette, ekonomide ve yaşamın her alanında gerilim, kutuplaşma ve şiddeti giderek tırmandırıyor.

Dolaysıyla bir anlamda genel seçim havasında geçecek olan 31 Mart 2019 yerel seçimleriyle sadece yerel yöneticiler seçilmekle kalmayacak aynı zamanda yasama-yürütme-yargıdaki kuvvetler ayrılığı ilkesinin iktidar lehine ortadan kaldırıldığı, parlamentonun etkisiz ve göstermelik olarak varlığını koruduğu, padişahlık yetkileriyle donatılmış “yeni” başkanlık sisteminin onaylanıp onaylanmadığının da referandumu olacaktır.

AKP’nin dayattığı tekçi, otoriter, dinci-gerici, mezhepçi ve etnik politikalara dayalı karanlık gidişatı durdurmak için yerel seçimler elbette ne ilk ne son uğrak olacaktır. Ancak bu seçimlerin, önümüzdeki yılların gidişatını belirleyecek oldukça önemli bir seçim olacağı da açıktır.

Toplumsal mücadelenin her düzeyde gittikçe daha da yoğunlaştığı bir süreçte yaşanacak yerel yönetim seçimleri, bütün toplumun geleceğini ilgilendiren bir mücadele alanı haline gelmiştir. Bu bağlamda emekten, demokrasiden, laiklikten, özgürlüklerden ve barıştan yana bütün toplumsal güçler gibi kamu emekçileri de bu seçimlerde “nasıl bir yerel yönetim” ve “nasıl bir gelecek” istediğini ortaya koyacaktır.

16 yıldan fazladır iktidarda olan AKP, gücü tek merkezde, Saray’da topladığı gibi yerel yönetimlerde kırıntı halindeki idari tasarrufları da OHAL sürecinde ve devamında tek merkezde toplamıştır. Nitekim AKP’nin kayyum politikası da toplumsal mücadelenin bastırılması stratejisine bağlı olarak gelişmiştir. Kayyum politikası halk iradesinin reddi ve gaspı üzerine kurulmuştur. Tek adam rejiminin yereldeki izdüşümü olan kayyumlar eliyle halkın seçme ve seçilme hakkı elinden alınmıştır. Üstelik yapılacak seçim sonuçları ne olursa olsun yeniden kayyum atama tehdidi de en yetkili ağızdan sıklıkla ifade edilmektedir. Dolayısıyla önümüzdeki seçim aynı zamanda seçme ve seçilme hakkının gaspına karşı bu hakkın korunma ve halkın kendi iradesine sahip çıkma mücadelesidir.

Kuruluşundan bugüne sendikal hak ve özgürlükler mücadelesini ülkemizin emek, demokrasi, eşitlik, laiklik, özgürlük ve barış mücadelesinin ayrılmaz bir parçası kabul eden Konfederasyonumuz; demokratik dönüşümün ve toplumsal demokrasinin pratikleşme alanı olan yerel yönetimlerin emekten yana, demokratik, katılımcı, şeffaf, toplumsal cinsiyet eşitliğini odağına alan, özgürlükçü ve ekolojik bir biçimde yeniden yapılanmasını en temel ilkelerdenbiri olarak kabul etmektedir.  31 Mart 2019 yerel seçimlerinde tutumumuz da bu çerçevede olacaktır.

Konfederasyonumuz;

  • Karar alma ve denetleme mekanizmalarında gerçek katılımcılığı ve şeffaflığı gözeterek, yönetimleri halkın katılımına açan ve “geri çağırma” ilkesini kabul eden,
  • Demokratik ve katılımcı bir yerel yönetim anlayışının öncelikle il genel ve belediye meclislerinde karşılık bulması gerektiğine inanan, gereğini yerine getiren,
  • Yerel yönetimleri birer şirket olarak değil, halka hizmet veren kurumlar olarak gören ve yerel hizmetlerin verilmesinde kar değil, toplumsal yararı esas alan,
  • Yerel hizmetlerin sunumunda özelleştirme ve taşeronlaştırmaya karşı çıkan,
  • Başta bütçe olmak üzere yerel yönetimlerin bütün plan ve uygulamalarını toplum merkezli, eşitlikçi ve demokratik bir biçimde hazırlamayı ve uygulamanın her aşamasında, sokak, mahalle ve kent meclislerine şeffaf bir şekilde hesap vermeyi taahhüt eden,
  • Üretimden tüketime kadar bütün toplumsal süreçlerin adil, eşit ve demokratik işleyişini savunan,
  • Yerel yönetimleri, doğa insan yabancılaşmasının aşılmasının temel alanı olarak kabul edip, her düzeyde “tavizsiz” bir şekilde ekolojik yerel yönetim anlayışını esas alan,
  • Yerellerde yaşayan halkı evrensel kültür ve gelişmelerle buluşturmaya yönelik sosyal ve kültürel katılım projeleri oluşturmayı hedefleyen,
  • Özgürlükçü bir yaklaşım üzerinden çok kültürlü, çok dilli ve çok kimlikli yaşamı birer zenginlik olarak görerek birlikte yaşamı temel alan, kamusal hizmetleri herkes tarafından ulaşılabilir, nitelikli, eşit, parasız ve anadilinde sunan;
  • Yurttaşlar arasında sınıfsal konum, kan bağı, cinsiyet, cinsel yönelim, yaş, din veya inanca dayalı hiçbir ayrımcılığa izin vermeyerek; yerelleri eşitlik idealinin yaygınlaşma alanları olarak gören,
  • Yaşlılar, engelliler, kadınlar, gençler ve çocukların toplumsal yaşama katılımını artırmaya yönelik ücretsiz sosyal ve kültürel tesisler ile kreşler, bakımevleri ve eğitim merkezleri oluşturmayı hedefleyen,
  • Ulaşım, temiz su, alt yapı, ısınma, çöp vb. hizmetlerin halka doğrudan, sürekli, nitelikli ve ücretsiz ulaştırılmasını birincil görevi olarak gören,
  • Kentsel dönüşüm vb. uygulamaları rant ve talan aracı olarak değil, değişik kültürlerden insanların beraber yaşayabilecekleri bir kent algısı üzerinden ele alan,
  • Kentlerin toplumsal mülkiyeti olan kamusal alanları sermayenin değil, toplum ve halk yararına kullanan,
  • Tüm yönetim düzeylerinde kadınların eşit temsiliyetini esas alan,
  • Emekçilerin demokratik, ekonomik, sosyal ve özlük haklarına öncelik vererek çalışanları gözeten,
  • Başta toplu sözleşme ve grev hakkı olmak üzere emekçilerinsendikal hak ve özgürlüklerini tanıyan,
  • Demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla eksiksiz bir biçimde yaşama geçirilmesi gerektiğine inanan, yerel düzeyde bunun gereklerini yerine getiren, 

anlayış ve programların taşıyıcısı adaylara oy verilmesini savunmaktadır!

TURGAY ELÇİ | EĞİTİM SEN DİDİM TEMSİLCİLİĞİ YÜRÜTME KURULU ADINA

 

Halkın %99’unun Enflasyonu Artarken TÜİK’in Resmi Enflasyonu Nasıl Düşer?

“Bu Ne Acayip Bilmece”:

 HALKIN %99’UNUN YAŞADIĞI GERÇEK ENFLASYON ARTARKEN

TÜİK’İN RESMİ ENFLASYONU DÜŞER Mİ?

ENFLASYONU DÜŞEN VAR MI?

Milyonlarca kamu emekçisinin, emeklisinin, işçinin merakla beklediği enflasyon rakamları açıklandı. TÜİK tarafından bugün açıkladığı resmi enflasyon rakamlarına göre Aralık ayı enflasyonu (TÜFE) bir önceki aya göre   %0.40 düşmüş,   2018 yılı enflasyonu ise % 20.30 olmuştur.   Yıllık enflasyon çeşitli mal ve hizmetlerde % 28.80, gıda ve alkolsüz içecekler %25.11 ve konutta  %23.73  arttı.

Temmuz- Aralık dönemini kapsayan 6 aylık enflasyon ise %10,20 olmuştur. Buna göre söz konusu dönemde malum yandaş konfederasyon yönetimi ile hükümet arasında sergilenen danışıklı dövüş ile maaşlarında %3,5 artış yapılan kamu emekçileri ve emeklilerine   %6,7 oranında enflasyon farkı yansıtılacaktır.  Kamu emekçilerinin ve emeklilerinin 2019 Ocak maaşlarına bu oran yansıtıldıktan sonra  %4 oranında ‘toplu sözleşme’ artışı ilave edilecektir.

Her şeyden önce bugün açıklanan veriler; KESK olarak en başından beri dikkat çektiğimiz üzere, enflasyonu düşürmekle değil,  kamu emekçilerinin, emeklilerin alacağı enflasyon farkını  işçilerin toplu iş sözleşmesi artışlarını düşük tutmak için  “topyekûn mücadele” edenlerin çabasının sonuç verdiğini göstermektedir.  Ancak bu sonuç  ülkede sokağa çıkan, alış veriş yapan, faizden ranttan beslenmeyip ücreti ile alın teri ile yaşam mücadelesi veren halkın %99’u için bir karşılığı olmayan,  buza yazılmış rakamlardan ibarettir.

Çünkü söz konusu resmi enflasyon rakamları, peş peşe gelen zamların,  mutfakta, çarşıda, pazarda büyüyen yangının sadece bir kısmını yansıtmaktadır. Masa başında, Ali Cengiz oyunları ile  belirlenen bu rakamların her geçen gün yoksullaşan milyonlarca emekçi ailesinin yaşadığı ve giderek derinleşen geçim krizini açıklamak için yeterli olmadığı ortadadır.

Dolayısıyla TÜİK tarafından açıklanan resmi enflasyon ile halkın yaşadığı gerçek enflasyon arasındaki uçurum ekonomi verilerine takla attırılarak,  “bakınız burası çok önemli” tiratları atılarak kapatılamayacak kadar büyümüştür. 

İğneden ipliğe tüm temel tüketim maddelerine, temel girdiler olan elektrik ve doğalgaza ardı ardına yapılan zamlarla yaşanan gerçek enflasyonun %50’leri aştığı koşullarda, “Enflasyonla Topyekun Mücadele” adı altında enflasyon sepetindeki 407 maddeden sadece 56’sını kapsayan ‘İndirim Kampanyasının’, kuru soğan üreticilerinin depolarına yapılan baskınların, marketlerdeki zabıta denetimlerinin enflasyonu düşürdüğüne inanmak için ya Mart ayında yapılan görev değişikliği ile TÜİK Müdür Yardımcılığı koltuğuna oturan bir ‘bürokrat’  ya onu bu göreve getiren bir hükümet yetkilisi ya da  ‘işçi, memur ve emekliye enflasyon zammı müjdesi’ manşetleri atan iktidarın denetimindeki medyada patron olmak gerekmektedir.

Öte yandan hükümet  emekçilere kaşıkla verdiği enflasyon farkını ve maaş zammını   adaletsiz gelir vergisi tarifesi üzerinden kepçeyle geri almaktadır31 Aralık 2018 tarihinde açıklanan Gelir Vergisi tarifesi  çalışanların dilim dilim soyulmasına devam  edileceğini ispatlamaktadır.

Maaşları her yıl hedeflenen Tüketici Enflasyonuna (TÜFE)  göre artırılan kamu emekçilerinin maaşlarından kaynakta peşin gelir vergisi kesilirken ise Üretici Enflasyonu (ÜFE)  dikkate alınmaktadır. Üstelik 2019 yılı vergi dilimi artışı %23.73 olarak açıklanan Yeniden Değerleme Oranına  göre (Ekim 2018 – Ekim 2017  arası dönemi kapsayan 12 aylık ortalama ÜFE oranı) artırılması gerekirken 14,800 TL olan birinci vergi dilimi %21 oranında arttırılarak 18,000 TL’ye, ikinci vergi dilimi 34,000 TL’den %17 arttırılarak 40,000 TL’ye yükseltilmiştir.

Bu verilere göre  başta gelir vergisi matrahından nerdeyse hiçbir indirim yapılmayan 399 sayılı KHK’ya tabi olarak çalışan sözleşmeli personel olmak üzere kamu emekçilerinin çok büyük bir bölümü yılın dördüncü, beşinci ayından itibaren%20’lik ikinci vergi dilimine girecektir. Önemli bir bölümü de sekizinci aydan itibaren yüzde 27’lik üçüncü vergi dilimine girecektir. Dolayısıyla enflasyon farkı ve maaş zammı daha cebine girmeden vergiye gidecektir.

Bu vesile ile kamu emekçilerinin çalışma ve yaşam koşullarının dayanılmaz hale geldiği, emekçilerin ek iş yapmak zorunda bırakıldığı, kredi ve borç batağına saplandığı koşullarda, iktidarın ekonomik krizden etkilenen yüzde 99 yerine, yüzde 1’i oluşturanların talepleri doğrultusunda hareket etmesinin kabul edilemez olduğunun altını bir kez daha çiziyoruz.

Yıllardır yaşadığımız kayıplarımızın giderilmesi için:

  • 2017 yılında yandaş konfederasyon yönetimi ile hükümet arasında varılan mutabakata göre kamu emekçilerinin ve emeklilerinin maaşlarında  2019 yılının ilk altı aylık dönemi için  %4 ikinci altı aylık dönemi için  %5 artış yapılması kararlaştırılmıştır. Oysa Eylül ayında açıklanan Yeni Ekonomi Programına göre 2019 yılı enflasyon hedefinin %15.9 olduğu açıklanmıştır. Dolayısıyla 5 milyon kamu emekçisinin ve emeklisinin gerçekleşen enflasyonla daha fazla ezilmesine son verilmesi için  hükmünü çoktan yitiren söz konusu  toplu sözleşme derhal yenilenmelidir.
  • Maaşlarımızda hedeflenen enflasyon oranında değil, yaşanan gerçek enflasyon oranında, satın alma gücümüzdeki azalma ve ekonomik büyüme oranları dikkate alınarak artış yapılmalıdır.
  • Elektrik, doğalgaz, su, akaryakıt, ekmek, toplu taşıma gibi temel ihtiyaçlara yapılan zamlar tamamen geri alınmalı, temel tüketim ürünlerine hiçbir şekilde zam yapılmamalıdır.
  • Tüm yükü emekçilerin sırtına yıkan vergi adaletsizliğine ve vergi dilimi soygununa son verilmelidir.
  • Kamu emekçilerinin iş güvencesini ortadan kaldırmayı hedefleyen her türlü güvencesiz istihdam tipine ve esnek çalışma, performans gibi güvencesiz istihdam uygulamasına son verilmelidir.
  • Kariyer ve liyakati yok edip torpilin kapısını sonuna kadar açan mülakat, sözlü sınav ve güvenlik araştırması-arşiv kaydına son verilmeli, herkese güvenceli iş ve güvenli gelecek sağlanmalıdır.
  • Tüm kamu emekçilerini kapsayan, adil bir ek gösterge sistemi hayata geçirilmelidir.

KESK olarak ekonomide yaşanan krizde hiçbir sorumluluk ya da payımız olmadığı halde, krizin faturasının ısrarla bizlere ödetilmek istenmesine karşı tüm kamu emekçilerini bu ortak talepler etrafında birlikte mücadeleye davet ediyoruz.

EĞİTİM SEN DİDİM TEMSİLCİLİĞİ YÜRÜTME KURULU ADINA

TURGAY ELÇİ

Ensar Vakfı İle Milli Eğitim Bakanlığı arasında imzalanan protokolün iptali için açtığımız davada yürütmenin durdurulması kararı verildi.

Milli Eğitim Bakanlığı Hayat Boyu Öğrenme Genel Müdürlüğü ile Ensar Vakfı arasında 24.07.2017 tarihinde “T.C. Milli Eğitim Bakanlığı ile Ensar Vakfı Arasında Çeşitli Eğitim, Seminer ve Sosyal Etkinlikler Düzenlenmesine Dair İşbirliği Protokolü” isimli bir protokol imzalanmıştı. 5 yıllığına imzalanan ve yenilenmediği takdirde 5 yıl daha devam edeceği belirlenen bu protokol ile Ensar Vakfı’na, örgün ve yaygın eğitime dahil olan tüm öğrencilere, kursiyerlere,  eğiticilere ve öğretmenlere yönelik sosyal, sanatsal, kültürel, sportif, bilimsel, teknolojik etkinlikler ile ilgili seminerler düzenlemek; proje çalışmaları, yarışmalar ile mesleki ve teknik kurslar düzenleme yetkisi verilmekte, bu etkinliklerin kurumlarda ya da kurum dışı vakfın belirleyeceği mekan ve yerlerde, vakfın belirleyeceği materyallerle ve vakıf personeli olan eğiticiler eliyle yapılmasına olanak sağlanmakta idi. Yani tüm örgün ve yaygın eğitim kurumları tüm personelleri ile birlikte vakfın kullanımına sunulmakta, öğrenciler de vakfın ellerine teslim edilmekteydi. Ayrıca e-yaygın sistemini kullanma hakkı ile birlikte vakfın, sistemde kayıtlı tüm öğrenci ve velilerin kişisel bilgilerine erişebilmesine de olanak sağlanmıştı.

Zaten Ensar Vakfı’na çok geniş yetkiler tanınmış olan bu protokolün 12. ve 15. maddesi ile de gerekli görüldüğünde tarafların yazılı mutabakatı ile protokolde değişiklik ve ilaveler yapılabileceği, protokolde yer almayan hususların da taraflar arasında iyi niyet, karşılıklı anlayış ve uzlaşma kuralları çerçevesinde çözümleneceği gibi hiçbir yasal dayanağı olmayan, muğlak düzenlemeler getirilmişti.

Bir kamu hizmetinin yürütülmesi ile ilgili iş ve işlemlerin muğlak, ne zaman hangi koşullarda değiştirileceği belli olmayan, hiçbir kural içermeyen maddelerle düzenlenemeyeceği; okullarda kurulacağı belirlenen kulüplerin neler olacağının, öğrencilerin hangi kurs ya da seminerlere katılacağının, eğitim kurumları dışında hangi mekanlarda, hangi eğiticiler tarafından  nasıl bir eğitime tabi tutulacağının, eğitim materyali olarak kendisine hangi kitap ya da broşürlerin okutulacağının, hangi gezi, seminer ya da kamplara götürüleceğinin vakıf yetkilileri ile il ya da ilçe milli eğitim müdürünün keyfiyetine bırakılamayacağı;  e-yaygın sistemini kullanma hakkı ile birlikte vakfın, sistemde kayıtlı tüm öğrenci ve velilerin kişisel bilgilerine erişebilmesine de olanak sağlanmasının özel hayatın gizliliğine aykırı ve sakıncalı olduğu gerekçeleriyle protokolün iptali için dava açmıştık.

Danıştay 8. Dairesi, protokolün örgün eğitime ilişkin kısmı açısından gerekçelerimizi ve kaygılarımızı haklı bularak yürütmesinin durdurulmasına karar vermiştir. Ancak protokolün yaygın eğitim kurumlarına yönelik kısmı yönünden, üyelerin bir kısmının karşı oyuna rağmen, uygulanması halinde giderilmesi güç veya olanaksız zararların doğması ve açıkça hukuka aykırı olması koşullarının birlikte gerçekleşmediği gerekçesiyle yürütmenin durdurulması kararı vermemiştir.

EĞİTİM SEN DİDİM TEMSİLCİLİĞİ YÜRÜTME KURULU ADINA TURGAY ELÇİ

Arşivler