Kaya Çetin | Didim Özgürses

Bookmarks

Kaya Çetin

-Ananın adı ne?

-Damat.

-Babanın adı ne?

-Damat.

Damat da damat, damat da damat!

Şimdi de tutturmuşlar 128 milyar dolar diye bir türkü, koro halinde söylüyorlar.

Ne zaman söyleyecek diyordum, söyledi:

-Damat kadar başınıza taş düşsün!

Meheldir. İnsanoğlunun fıtratında yadsıma huyu var. Yer, içer keyif çatarsın da “Bu değirmenin suyu nereden geliyor”, diye düşünmek aklından bile geçmez.

Şimdi bir düşün bakalım, nüfusun arttığı, istihdamın azaldığı bir ortamda nasıl oluyor da işsizlik azalıyor?

Nasıl oluyor da bu memlekette yatırım yapmadan, üretmeden bütçe açığıyla enflasyon dengede tutulabiliyor?

Nasıl oluyor da dolarıydı, avrosuydu, yuanıydı… lirayı görünce kaçacak delik arıyorlar?

Kefereyi perişan eden şu salgın ortamında nasıl oluyor da senin yurttaşın beğendiği aşıyla coronadan korunabiliyor, ekonomin şaha kalkıyor?

Bu işler ustalık ister, beceri ister; öyle mikrofonun başına geçip de işkembe-i kübradan atmakla olmaz.

Şimdi her şeyi bir yana bırakıp soralım:
Damat olmasa, neresi çok önemli, neresi değil; kimden öğrenecektiniz, bunu hiç düşündünüz mü?

 

“Eeeeey Cehape!”, diye başlayıp saydırıyor ya, yerden göğe kadar haklıdır arkadaş!

Yedi düvele kafa tutup mazlum uluslara örnek olmuş bir hareketin mirasçısı ol, ondan sonra da yan gel yat! Her şey gün gibi ortada arkadaş; daha dalya demeden memlekette satacak bir şey kalmadı. Lafa gelince “demir ağlarla ördük”, der, sayıp dökersiniz. Hani ördükleriniz nerede; yel üfürdü, su götürdü. Biz erke geleli şunun şurasında 70 yıl anca oldu, “açım”, diye yolumuzu kesmeye başladılar. Memleket evladını bir yana bırak, 7-8 milyon misafirimiz var, onlara karşı mahcup oluyoruz. 70 yılda bir memleketin birikimi biter mi, kaynakları tükenir mi; itibarımız iki paralık oldu.

Şimdi işi gücü bıraktık millete laf anlatmaya çalışıyoruz. Her şey de açıkça söylenmiyor; biz bilmiyor muyuz çalışana, emekliye ne kadar zam yapılacağını, enflasyonun nasıl düşürüleceğini, corona ile nasıl başa çıkılacağını.

Dağıtırsın parayı çalışana, çalışmayana; ibreti alem için basarsın iki ay tam kapanmayı, söker atarsın koronayı. Lakin gel de bul o parayı, hazinede fareler cirit atıyor. İşte tam burada “ah cehape ah”, diyoruz. Her şeyi tekmil etmeden iktidarı devrederseniz olacağı budur. Şimdi olsaydı da bir şeyler satıp eşe dosta dağıtsaydık… pardon yani esnafa, çalışana dağıtmış olsaydık bize corona mı dayanırdı!

Bir de geçiş garantisi, uçuş garantisi, satış garantisi lafları dolaşıyor ortalıkta. Biz keyfimizden mi geçtik bu “yap, işlet, şey et” modeline; para bulmuş olsak geçer miydik, satacak bir şey var da biz mi göremiyoruz?

Lafı da fazla uzatmanın anlamı yok, ben bunu bilir bunu söylerim arkadaş. Yedi düvele kafa tutup memleketi kurtardınız ama ondan sonra yan gelip yatmışsınız. Cehape’nin bıraktığı miras 70 yıl anca dayandı, şimdi borç veren Galata bankeri de yok, yine ele güne muhtaç durumdayız.

Doğalgaz keşfinden petrol müjdesine, kanal İstanbul’dan ay yolculuğuna… anlatıyoruz ama nereye kadar?

Ah Cehape ah

Cumhuriyet tarihinin en başarısız ekonomi yönetimi olmasına karşın, AKP / Erdoğan iktidarı, 20. yılına doğru ilerliyor. İlerlemekle de kalmıyor, ömrünü uzatmanın yolları üzerinde çalışıyor. Dayandığı güçlere bir bakalım:

1-İktidar gücü.

Kaynaklar partizanca kullanılarak parti tabanı besleniyor. Kayırılan kesimin akıl almaz rakamlarla anlatılan borçları silinirken, muhaliflere vergi müfettişleri gönderiliyor. Yargı ve kolluk kullanılarak yaratılan korku ikliminde muhalefet sindirilip etkisizleştiriliyor. İktidarı ayakta tutan en önemli etken budur.

2- Halkın bilisizliği.

Her yeni eğitim bakanıyla sistemin sil baştan değiştirilmesi imam hatip eğitiminin genelleştirilmesi ve Kuran kursları, halkı bilisizleştirmenin başat yöntemi oldu. Sonuçta kitleler, seçimlerde kullanacakları oyla kendi çıkarları arasında ilişki kurabilme yetisini yitirdiler. Sık sık karşılaştığımız bilimsel ve çağdaş eğitim karşıtı tutumlar ve sözleri, iktidarın bilisizlikten beslendiğinin itirafı olarak kabul etmek gerekir.

3-Alt kimlikler.

Açlıkla tokluk arasındaki eşikte tutulan yığınlar, “Allah’tan geldiğine” ikna edildikleri için açlıklarına da yoksulluklarına da itiraz edemiyorlar. Kendilerini kutsallaştıran yönetenler ise kimliksizleştirdikleri yığınların canını acıtacak kararlar almakta bile engelle karşılaşmıyorlar.

Etnik kimliklere de politik çıkarları doğrultusunda yaklaşan iktidar, etnisiteler arasında ortak temeli geliştirip sorunlara çözüm üreteceğine, seçim hesapları içinde sürekli değişen, yararı tartışmalı politikalar izliyor.

4-Muhalefetin seçenek olamayışı.

AKP/Erdoğan iktidarının belirlediği gündemden çıkamayan, sorunlar için öngördüğü çözümleri halka anlatamayan, bağımsızlık, laiklik, halkçılık ve devletçilik konularında net bir duruş sergileyemeyen, iktidara öykünerek dinci seçmene şirinlik yaparken kendi programının uzağına sürüklenen oportünist tutumlar muhalefetin güven kaybına yol açıyor.

Siyasal partilerin birbirinden farkını anlamakta zorlanan seçmen de ‘ehven-i şer’ yaklaşımıyla dara düştükçe Stockholm sendromunu haklı çıkarırcasına celladına daha sıkı yapışıyor.

Friedrich Engels, devleti “Mülk sahibi sınıfın, mülksüzleri zapturapt altına almak için kurduğu örgüt”, diye tanımlarken bizi mi kastetti dersiniz?

İkinci yazının konusu AKP/Erdoğan iktidarının yumuşak karnı olsun.

 

2021 yılı, Yunus Emre’nin ölümünün 700. yılı oluşu nedeniyle UNESCO tarafından anma ve kutlama yıldönümleri arasına alınınca “Türkçe Karşılıklar Sözlüğü” çalışmam sırasında edindiğim notlardan bir bölümünü paylaşmak istedim.

Dilci Suat Yakup Baydur, 1951 yılında Nokta Dergisinde (sayı 2) yayınlanan “Divan Musikisi” başlıklı yazısında, “Divan Edebiyatı” söyleminden yola çıkarak, Türk Sanat Musikisi yerine ‘Divan Musikisi’ denilmesini salık veriyor ki, yerden göğe kadar haklıdır.

Birincisi, sanat musikisi tamlaması Türk Dilinin yapım kurallarına uymuyor. Yerine göre resim sanatı, heykel sanatı gibi, ‘müzik sanatı’ da diyebilirsiniz. Ama ‘sanat müziği’ olmaz. Büyük olasılıkla Osmanlıca bir tamlama olarak ‘sanat-ül musiki’ denilmiş ve süreç içinde ‘sanat musikisi’ne evrilmiştir.

İkincisi, aidiyet eki olarak deyimin başına konulan “Türk” sözcüğü de gerçeği yansıtmıyor. Çünkü o müziğin doğup geliştiği ortam (saray) Türk değil, Osmanlı. Türk Sanat Musikisi (müziği) denilen de sarayın müziğidir.

“Tûti-i mu’cize-gûyem ne desem lâf değil
Çerh ile söyleşemem âyinesi sâf değil”, ya da:
“Ey büt-i nev  edâ olmuşum müptelâ
Âşıkım ben sana, iltifât et bana”, örneklerinde görüldüğü gibi dil, Türkçe değil, Farsça – Arapça kırması bir dildir. Halkın anlamadığı Osmanlıcadır.

Acemâ şirân, sultânî yegâh, nihavend, neveser, muhayyer, suzîdil, rast, mahur, Hicaz, uşşâk, hüzzâm…örneklerinden anlaşılabileceği gibi beste de Türk değil.

Türk müziği halkın müziğidir; Yunus Emredir:

“İlim ilim bilmektir / ilim kendin bilmektir / sen kendini bilmezsin / ya nice okumaktır.”

Karacaoğlan’dır:

“Mendilim yudum arıttım / gülün dalında kuruttum / adın ne idi unuttum / sorulmayı, sorulmayı.”

Pr Sultan Abdal’dır:

“Dar günümde dost düşmanım belloldu / Bir derdim var idi, şimdi elloldu / Ecel fermanı boynuma takıldı / Gerek asa, gerek vuralar beni.”

Aşık Veysel’dir, Köroğlu’dur, Dadaloğlu’dur, Hatayi’dir, Nesimi’dir, Kul Himmet’tir, Seyrani’dir, Mahzuni’dir.

Atatürk, Arap/Fars esintileri eşliğinde gelişen saray kalıtı klasikleri Türk değil, Bizans ezgileri olarak değerlendirmektedir. Yeni Türk devletinin sanatsal kimliği oluşturulurken alaturka müzik dışarıda bırakılmış; 1934 Kasımında radyo yayınlarından da çıkarılmıştır. Hedef, halk müziğinin çağdaş besteleme teknikleriyle uygulanması ve geliştirilmesidir.

Hedef, kurulan ulus devletle türdeş, ulusal ve çağdaş Türk müziğidir.

1924-28 yılları arasında müzik eğitimi için Avrupa’daki çeşitli merkezlere gönderilenler arasında Necil Kazım Akses, Hasan Ferit Alnar, Ulvi Cemal Erkin ve Ahmet Adnan Saygun gibi bildik müzik adamları var. P.Hindemith, E.Zuckmayer ve Béla Bartok da Türkiye’ye çağırılan yabancılar arasında.

Bugün ulaştığımız noktaya bakarsak, Atatürk dönemiyle sınırlı kalan çabalarla birçok alanda görüldüğü gibi müzik alanında da çağdaşlaşma hedeflerini tutturamadığımızı söylemek zorundayız. Kuşku yok ki bu saptamadan yola çıkarak, Türk toplumunun çağdaşlaşma hedeflerini ıskaladığını söylemek doğru olmaz. Bu toplumun her türlü engele ve baltalamaya karşın yetiştirdiği İdil Biret, Suna Kan, Leyla Gencer, Fazıl Say ve daha nice değer, yönümüzü ve yolumuzu gösteriyor.

Peki, halk içinde karşılığı olmayan saray müziği (Baydur’un deyimiyle Divan Müziği) ne olacak?

O da, Osmanlı sarayı ve aydınıyla sınırlı bir gelişme gösteren Divan Edebiyatı gibi, zaman içinde yaşamımızdan çıkıp tarihteki yerini alacaktır.

Ancak bizler, özellikle bizim kuşak, saray müziğinden hoşlanmayı sürdüreceğiz.

 

VAR MI?

Muhalifiyle, muvafıkıyla Türkiye’yi yönetenler kantarın topunu kaçırıp işi küfürleşmeye kadar vardırdılar ama bu tutumun, sorunların çözümü konusunda derde derman olmadığı ortada.

Acaba “inceldiği yerden kopsun”, deyip şöyle bir biçem geliştirseler daha mı iyi:

Domatese bıçak çeken ben,

Patlıcanı hacamat eden ben,

Sotaya getirip bir makasta 99 tesis açan ben,

Enginarı çalıştırıp dedemi Sarıkamış’ta şehit eden ben,

Devletin uçağıyla davetiye tevziatı yapan ben,

Peres’e van minıt çekip karizmasını çizen ben,

Memleketi kefereye pazarlayan ben,

İbik kaldırana gamatoyu basan ben,

Milleti eşşekten düşmüş karpuz gibi ikiye bölen ben,

Paşaları altı kapıya bağlayıp topuk selamına çeken ben,

İslim tutup cavcav edene defteri kebirden okuyan ben,

Bizimle aynı kabağa üflemeyeni iskandil edip kaportasını düzelten ben,

Ucubenin mostrasını bozup kaşara çeviren ben,

Yasin El Kadı’ya kefil olan ben,

Hikmetyar’ın önünde vaziyet alan ben,

Akıntı çağanozlarını ulemaya havale eden ben,

Torik bizde, kaporta bizde, paçaroz bizde, raconun daniskası bizde!

Mandepsiye basmayız, makas değiştirenin bamburuklarını sökeriz icabında…

Palamarı çözün bakalım ıslak kargalar.

Hadi bakalım, fayrap…

Hiyeeeyyt…

Havada uçan…

Karada kaçan…

Var mı bana yan bakan..

Uleyn!

 

Böylesi bir yönetimi hak etmek için ne günah işledim, diye kendi kendime soruyorum ama her seferinde içimdeki memleket sevdası üstün geliyor. Düşündüm ki bunlara günahımı bile vermem ama memleketime canım feda. Ayın fethi girişimi fiyaskoyla sonuçlanırsa kendimi bağışlayamam.

Zaten turpun büyüğü de heybede kalmıştı, bir önceki paylaşımda saklı tuttuğum konuyu açıklamak da bu güne nasip oldu. Şöyle ki:

Ay kapsülünün inşasında hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmamak gerekiyor. Roket bölümü basınca dayanması açısından Ereğli çeliğinden, kapsül ise ahşaptan yapılmalı. Neden derseniz ahşap (özellikle şimşir ağacı) iyi bir yalıtkan olduğu için kapsülün fırlatılışı sırasında ortaya çıkacak sıcaklığı içeri iletmez, kapsülün içindekileri korur.

Yine de “hiç sorun çıkmayacak”, desek yalan olur. Çünkü kapsülün yerçekiminden kurtulabilmesi için saniyede 11 Km. hıza ulaşması gerekiyor ki bu hızın yol açacağı sürtünmeden kaynaklanacak sıcaklığa şimşir de dayanmaz, hafazanallah içerdekiler kızarmış tavuğa döner. Lakin onun da çaresi var, kestirmeden gideriz, yavaş yavaş gideriz. Ay kapsülüne bir de muska takarsak Allah’ın izniyle destanımızı yazar döneriz. Varsın kefere hızımızı yine 11 Km. bilsin.

Bir de fetih sürecinde Şeyh Bursevi’nin markaja alınması yaşamsal önem taşıyor. Demedi demeyin, herifin ne yapacağı belli olmaz, bakarsınız kalkış sırasında gider cıvataları gevşetir, 1986’da Challenger uzay mekiğini düşürdüğü gibi bizim kapsülü de düşürür. Masraflarımız heba olacağı gibi badem-ül kameri de kurtaramayız, itibarımız sıfıra iner.

 

Aya insan gönderemeden ölürsem gözüm açık giderim, diyordum; Cenabı Allah dualarını kabul etti, açıklama önceki gün yapıldı.

Gerçi altyapı yok, birikim yok, donanım yok; hepsinden önemlisi para yok ama neden olmasın, azmettikten sonra hepsi olur, azmin elinden hiçbir şey kurtulmaz. Elverir ki konuyla ilgili ayrıntılar gözden kaçırılmasın. Ne demişler, ‘şeytan ayrıntıda gizlidir’.

Ben şimdi yurttaşlık görevimi hatırlıyor, ‘aha geldik, aha gidiyoruz; memlekete bir faydam dokunsun, çorbada benim de tuzum bulunsun’, diyerek bu kutlu işe atılanlar için bildiklerimi açıklıyorum:

1-Göğün iki deliği vardır. Birincisi mekkeyi mükerremenin üstünde olup keferenin kullandığı delik budur. İkincisinin nerede olduğunu ise benden başka bilen yok. Çünkü şıhım (Allah taksiratını affetsin) son nefesini vermeden önce beni çağırıp tarif etmiş, anahtarını da vermişti. Lakin o zaman ben henüz dört yaşımda olduğum için tarifi aklımda tutamadım, anahtarı da yitirdim. Yani demem o ki, ne yapıp yapmalı, keferenin kullandığı rotayı öğrenip oradan çıkış yapmalı. Yoksa masraflar boşa gider.

2-Aya gitmek için doğru zaman dolunaydır. Çünkü dolunayda aydede daha büyük olacağı için hedefi tutturmak kolaylaşır. Kaldı ki birinci ve ikinci dördün dönemlerinde gitmeye kalksan, Allah esirgesin hilalin ince uçları insanın bir tarafına batabilir. Ne olur ne olmaz, işi sağlama bağlamak lazım.

3-Aya gidecek ilk mümin (badem-ül kamer) namazında niyazında birisi olacağına göre diyanetin “ayda kıble tayini” ile oruç vecibesi açısından “aya giden insanın seferi sayılıp sayılmayacağı” konularını birer fetva ile açıklığa kavuşturması gerekmektedir.

Badem-ül kamer’e şimdiden kolaylıklar diliyorum.

 

  1. Yüzyıl bize yaramadı.

Cumhuriyetin en önemli gücü ‘bağımsızlık’ gitti, yerini sömürge ilişkileri aldı.

Laiklik gitti, yerine siyasallaştırılmış Muaviye İslam’ı geldi.

Halkçılık, devletçilik gitti, yerine işbirlikçi burjuvanın keyfine göre düzenlenen emek düşmanı ekonomi politikaları geldi.

Farklı etnik guruplar arasında ortak paydayı genişletme ve geliştirme politikası gitti, yerine etnik sorunların politik amaçlar doğrultusunda hoyratça kullanılması geldi.

Kamuculuğun yerini başta eğitim, sağlık ve güvenlik olmak üzere her şeyin özelleştirilmesi aldı.

Bütün okullar imam hatip, bütün üniversiteler medrese oldu.

Tarım ve hayvancılık çökertildi. Daha düne kadar pamuk, tütün, üzüm, incir, fındık…ihraç eden bu güzelim memleket samanı bile ithal eder hale geldi.

Hepsini bir bir saymaya olanak yok, Cumhuriyetin bütün kazanımları haraç – mezat satılmakla kalmadı; (yabancı ülkelerde bağıtlanan sözleşmelerle) çocuklarımızın ve torunlarımızın gelecekteki gelirlerine de el konuldu.

“Ne yapmalı”, sorusunu bir yana bırakarak şu soruya bir yanıt arayalım:

Nasıl oluyor da bu ülkeyi bu hale getiren ‘Cumhur İttifakı’, anketlerde hâlâ % 40’ın üzerinde oy alabiliyor?

Belki de içinde bulunduğumuz açmazdan kurtulabilmenin yolu bu sorunun yanıtındadır.

“Türkiye İçin Yeni Bir Hükümet Sistemi” başlıklı çalışma Sayın Kılıçdaroğlu’na sunulmuş.

Her ne kadar AKP/Erdoğan iktidarı sandığa gömülmeden bu tür çalışmalar hamamda gazel okumaya benziyor olsa da, çorbada benim de tuzum bulunsun yaklaşımıyla birkaç maddelik bir çalışma da ben hazırladım. Buyurun:

*Muhterem Adam Smith’in “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” önermesi hem daha kullanışlı hem de anlaşılabilir olması açısından “Bırakınız geçirsinler, bırakınız götürsünler”, biçiminde değiştirilsin.

*Yasalar ve piyasalar, küresel sermaye ile yurt içindeki temsilcilerinin istem ve ihtiyaçlarına göre düzenlensin.

*Ekonomik ya da sosyal sorunları, emekçilerin kazanımlarına el koyma yoluyla aşamayan yönetimler değiştirilsin.

*Rekabet koşullarını zora sokacak maliyet artışlarını önleme açısından, emekçilere, ayakta durabilmeleri için gerekli olandan daha fazla ücret verilmesin.

*Götürenlerin, demokrasinin olanaklarından sonuna kadar yararlanabilmeleri için gereken düzenlemeler yapılsın.

*Yönetim ihtiyaç duyar ve uygun bulursa memlekete demokrasi getirsin. Bunun dışında ‘demokrasi’ diye ortaya çıkan mahfillere itibar edilmesin.

*Seçilme koşulları (diploma, asgerlik felan) tümüyle kaldırılsın, yerine “Az zamanda çok zenginleşme” koşulu konulsun. En hızlı zenginleşen en yukarıda otursun.

*Kendi kafalarına göre racon kesmemeleri koşuluyla tarikat ve cemaatlerin çalışma ve yaşam koşulları iyileştirilsin.

*Seçimler ve halk oyalaması açık oy, gizli sayım esaslarına göre yönetimin himayelerinde yapılsın.

*Muhalefetin görev ve yetkileri parlamento çalışmalarıyla sınırlandırılsın.

*Basın, iktidarın tayin ettiği sınırlar içinde her daim hür olsun.

 

 

Olayı kişiselleştirmenin kimseye bir yararı olmaz. Sayın İnce, günahıyla, sevabıyla partinin bütün kademelerinde dolaştı. Gitmediği bir genel başkanlık kaldı, orası da boş değil, boşalacak değil. Kenara çekilip anılarını da yazabilirdi, cumhurbaşkanlığı seçimlerinden de aldığı rüzgarla ‘devam’ kararı verdi. Şansı var mı; bana göre yok. Ama her yiğidin gönlünde bir aslan yatar, onun bulunduğu yerde görüntü farklı demek ki.

Partiden ayrılan üç milletvekili için de benzer şeyler söylenebilir. Demek ki CHP’de kendilerine gelecek göremediler. Dileriz ki aradıklarını bulurlar.

Bence sorun, siyasetin uzun zamandan beri halkın/ülkenin sorunlarına çözüm üretme temelinde değil; kaynakların bölüşümü temelinde yapılışıdır.

Şunu demek istiyorum ki, CHP, “açlığın, işsizliğin, krizlerin… faturasını emekçilere ödetmeyeceğim”, demiyor. Laiklik savunusunda da utangaç. Sayın İnce ve CHP’den ayrılanlar da öyle. Bu güne değin bir çıkışlarına tanık olmadık.

Bu tespitime katılıyorsanız, bu çıkıştan gerek CHP için ve gerekse genel anlamda siyaset için olumlu bir sonuç beklemenin olanaksızlığını da görüyorsunuz demektir.

 

Arşivler