Hüseyin Özalp | Didim Özgürses

Bookmarks

Hüseyin Özalp

İktidar yerelde başlar, yerelde biter. Bu siyasetin değişmez kuralıdır. Örnekleri çoktur, Refah Partisi’nin iktidar süreci yerel seçimlerle başlamıştır. Sol’un iktidardan uzak kalması SHP’nin belediyeleri kaybetmesi sonucu olmuştur. ANAP’ın çöküş süreci yerel seçimlerle başlamıştır. AKP Liderinin “iktidarınız dört buçuk yıl kesintisiz devam edecek” açıklaması bu çöküş sürecinin başladığını görmesi sonucu seçmenin paniğe kapılmasını önlemek için söylenmiştir. Ancak artık ok yaydan çıkmıştır. Tayyip Erdoğan’ın yükselişi, 1994 yılında İstanbul ile başlamıştır, çöküş de yine İstanbul’u kaybetmesiyle başlayacaktır.

AKP’nin çöküşünü başlatan nedenleri kısaca hatırlayalım. İktidar, bütün denetim ve sorgulama mekanizmalarını devre dışı bırakmıştır. Muhalefeti susturma, sindirme yoluna gitmiş, özgürlük alanlarını her geçen gün daraltmıştır. Medyanın tamamını kontrol altına almıştır. Böyle bir iktidar hatalarında azgınlaşır. Bir medya düşünün ki yirmi dört saat iktidarın yaptığı yanlışları halka başarı gibi göstermeye çalışsın. Bütün denetim mekanizmaları ortadan kaldırılınca, yargı doğrudan Saray’a bağlı hale getirilip TBMM’nin eli kolu bağlanınca ve firen mekanizmaları iptal edilince iktidar giderek daha da ceberrutlaşmıştır.

AKP,  17 yıllık iktidarı süresince Cumhuriyetin bütün tesisleri, varlıkları yandaşlara ve yabancılara peşkeş çekmiştir. Uyguladığı ekonomik program hiçbir zaman milli olmamış, tersine milli ekonominin temeline dinamit koymuştur. AB’nin tarım politikalarını tavizsiz uygulamış ve tarımı tamamen bitirmiştir. Bankaları ve özel sektördeki bütün kuruluşları yabancı sermaye ortaklığına açmış, ardından da yerli ve milli kampanyaları başlatmıştır. Stratejik öneme sahip kuruluşları bile yabancılara satmaktan kaçınmamış ardından yerli uçak, yerli tank, yerli araba diye milleti uyutmuştur.

Ortadoğu eş başkanlığı görevi çerçevesinde milyonlarca Müslümanın kanının dökülmesine, milyonlarcasının evsiz barksız mülteci durumuna düşmesinin vebaline ortak olmuş, ABD ve İsrail politikalarının taşeronluğunu yapmıştır. Ardından suni gündemlerle ABD, Batı ve İsrail ile kavga ediyor görüntüsü altında oy toplamaya çalışmıştır.

Halk giderek sefalete düşerken, tüyü bitmemiş yetimin hakkıyla eşi benzeri görünmez bir saltanat içinde yaşamaya başlamışlardır. Dünya tarihinde görülmeyen bir yolsuzluk mekanizması kurmuşlar, dünyanın en zengin insanları haline gelmişlerdir. Döviz iki üç katına çıkarken halkın cebindeki paranın yarısı erimiş, onlar ise yurtdışına yığdıkları dolarları getirip en üst noktadan bozdurarak servetlerini katlamışlardır. Sadece doların 7 liranın üzerine çıktığı dönemde 20 milyar doların üzerinde kayıt dışı parayı ülkeye sokmuşlar ve krizi kendileri için ranta çevirmişlerdin. Sonra dönüp dövizin ve enflasyonun yükselmesinden muhalefeti sorumlu tutup halkı tehdit etmişlerdir. Benzer olaylar seçimden sonra da yaşanabileceği için bunları hatırlatmakta yarar görüyorum. Ekonomik çöküşün en önemli sebeplerden biri budur. Kamudaki en basit bir iş için bile kayırma, yandaşlık aranır olmuş, devlette işinin ehli bir tek görevli bırakmamış, kalanları da etkisiz eleman haline getirmişlerdir.

Önce halkı Türk, Kürt, Çerkes, Boşnak, Pomak, Arnavut, Arap, Ermeni gibi onlarca etnik kimliğe bölmüşler ardından da halkın yüzde 50’sini terörist diye damgalamışlardır. Ötekileştirme, nefret söylemi toplumu 12 Eylül öncesinden daha beter bir atmosfere sürüklemiştir.

Listeyi çok uzatmak mümkün, kısacası AKP kendi çöküşünü kendi eliyle hazırlamıştır. Vatandaşın dini duygularını sömürmesinin de sonu gelecektir, dürüst ve samimi dindarlar haramzadelerle yol yürümekten utanır hale geleceklerdir.

Yandaş gazeteci ve televizyoncuların gözlerindeki endişeyi gördünüz. Gemiyi ilk terk edenler fareler olacaktır.

Didim’deki seçimler ile ilgili birkaç değerlendirme ile tamamlayalım. Daha önce yazdığım bir yazıda “Atabay’ın seçilmesinde sorun görmediğimi, önemli olanın oy oranı olduğunu” belirtmiştim. CHP’nin hedefi yüksek tuttuğunu ve yüzde 50’nin üstünün başarı olacağını vurgulamıştım. Bugün alınan sonuç başarıdır.

Atabay’ın bir dönem tecrübesi olan başkan olarak yeni döneminin daha başarılı olacağını düşünüyorum. Kendisine oy vermeyen seçmen kitlesini cezalandırma yoluna gitmesi yapacağı en büyük hata olacaktır. Artık partinin değil halkın başkanı olmalıdır. İzmir’i kazanan Tunç Soyer’in tavrı bu konuda örnek olmalıdır. Zira Soyer, ilk ziyareti kendisine en az oy veren semte yapacağını açıkladı.

Belediye Meclisi’ne seçilenlerin birçoğu arkadaşım, abim, kardeşim. Muammer Kanat, Mustafa Yarmacı, Ramazan Özalp ve adını sayamadığım üyeleri parti farkı gözetmeden tebrik ediyorum, enerjilerini kısır kavgalara değil Didim için en faydalı olacak işlere harcamalarını temenni ediyorum.

Martın sonu bahar, baharın sonu yaz. Kalın sağlıcakla.

HÜSEYİN ÖZALP

Dini inançları kadının toplumsal yaşamdan dışlanması ve kadının gönüllü köleliğini sağlamak için kullananlar, kültürel alanda onulmaz yaralar açıyorlar. Kavramları çürütüyor, içini boşaltıyorlar. Toplumun önemli bir bölümü de farkında olmadan buna alet oluyor, kamu kurumları ve medya dahil birçok kurum bu yozlaşmaya çanak tutuyor.

AKP’nin 17 yıllık iktidarıyla birlikte kültür hayatımıza soktuğu ve dayattığı en hoyrat kavram, kadın yerine kullanılan “bayan” sözcüğüdür.

Bayan sözcüğünün kadın yerine kullanılması, AKP zihniyetinin kadına bakışının da özetidir. Kadın kavramının yerine yerleştirilmeye çalışılan “bayan” sözcüğü hoyrat bakış açısının ürünüdür.

Meramımı somut bir örnek ile daha anlaşılır açıklayayım: Bayan, bir hitap sözcüğüdür. İsim veya soy ismin önünde kullanılan bir saygı sözcüğüdür. Kadınlara hitap ederken Bayan Fatma, Bayan Ayşe gibi kullanılır. Tanımadığınız ya da saygıyla hitap etmek istediğiniz bir kadına da “bayan” diye hitap edebilirsiniz. Kadın anlamında kullanılması ise istisnaidir. Tıpkı diğer birçok dilde kullanılan Madam, Miss, Sinyora sözcükleri gibi. Bu sözcükler asla toplumun bir kesimini tanımlamak için kullanılmaz.

Toplumsal yaşamdan kadını dışlamak isteyenlerin iktidar sahibi olmalarıyla birlikte, kadın cemiyetlerinde de yaşamak zorunda kalmaları sonucu türettikleri bilinç altındaki cinsiyet ayrımcılığının dışa vurumudur “bayan” sözcüğünün yanlış kullanılması.

Ne yazık ki artık her kesimde kullanılır oldu.  Gazete ve televizyon haberlerinde de “bayan basketbol takımı” diye kullanabiliyor. Bayan hoyratlığının yaygınlaşması medya aracılığıyla gerçekleşiyor. Fransa’da Madam Basketbol Takımı yazan kişiye gülmekle kalmazlar, gazetecilik yapma yeterliliği de tartışılır.

Dünya Madamlar Günü, Dünya Missler Günü dendiğini düşünün. Böyle bir kullanım şekli ancak mizah amaçlı olabilir.

Toplumun her kesiminden bayan sözcüğünü yanlış kullananların sayısı da ne yazık ki giderek artıyor.

Böyle giderse yasalarımızda bile kadın yerine bayan sözcüğünün kullanılmaya başlanması mümkün olabilir.

Kadınların, kadın derneklerinin hassasiyetle üzerinde durması ve şiddetle reddetmeleri gereken bir tabirdir.

Güzel Türkçemizi bu hoyratlıktan kurtaralım, kadına şaşı bakış açısının ürünü olan bu tanımlaya her yerde itiraz edelim.

Basit bir detay gibi görülse de toplumsal hafıza ve algılamada yarattığı etki hiç de basit olmayacaktır.

Emekçi Kadınlar Gününüz kutlu olsun.

HÜSEYİN ÖZALP

 

 

AKP’nin 17 yıla yaklaşan iktidarını yaşayanlar, şimdi Milli Görüş Lideri merhum Necmettin Erbakan’ın hakkını teslim etmeye başladı. Muhalif cephede artık, Erbakan’a haksızlık yapıldığı, gerçekten milli bir lider olduğu görüşü hâkim oldu.

28 Şubat’ın, Milli Görüş siyasetini tasfiye ederek AKP iktidarını hazırlamaya yönelik bir Amerikan projesi olduğundan kimsenin şüphesi olmasın.

Ankara kitap fuarından aldığım bir kitap nedeniyle böyle bir giriş yapma ihtiyacı duydum. Kapatılan Refah Partisi’nin Adalet Bakanı Şevket Kazan, Yoldaki İzler kitabının bir bölümüne, benim gazetecilik yaşamımdan bir kesiti taşımış.

2001 yılında Şevket Kazan, 28 Şubat döneminin kudretli paşalarından Çevik Bir ile uçakta karşılaşır. Şevket Kazan, 28 Şubat’ın gerekçeleri arasında yer alan Başbakanlıkta tarikat liderlerine iftar, Sincan olayı, tankların yürütülmesi gibi konuların arka planlarını anlatarak kendilerine haksızlık yapıldığını belirtir. Kazan’ın anlatımına göre, olayların gerçek yüzünü ortaya koydukça Çevik Bir, “Üzgünüm Sayın Bakanım. Ne yapalım diyalog eksikliği” der.

Bu olayı Sabah Gazetesi’nde haberleştirmiş ve “9 bin metrede hesaplaşma” diye manşet olmuştu. Kazan bunu şöyle anlatıyor: “Aradan hayli zaman geçti. Sabah muhabirlerinden Hüseyin diye bir genç nereden nasıl öğrendiyse bizim Çevik Bir ile yaptığımız uçak tartışmasını öğrenmiş. Bir gün Akşam gazetesinden bir muhabirle büroma geldi. Çevik Bir ile o uçak yolculuğunda neler konuştuğumuzu sordu. Önce anlatmak istemedim. Biraz düşündükten sonra anlatmanın faydalı olabileceğini düşündüm ve çekmecedeki notlarımı çıkarttım ve anlattım. Ertesi gün Sabah Gazetesi’nin manşeti aynen öyle çıkmıştı.”

Şevket Kazan’ı o zaman ziyaret ettiğimde, “Hüseyin, seni severim ama gazetene güvenmem. 28 Şubat’ta bir çok olayı çarpıtarak yansıtan bu gazeteydi” dedi. Şevket beye, haberinin çarpıtılmadan yayınlanacağına dair kendi adıma garanti verdim, çarpıtılması durumda haberi geri çekeceğimi söyledim ve olayı anlatmaya öyle ikna ettim. Gerçekten de Şevket Kazan, Çevik Bir’i hesaba çekmiş, Paşa kuzu gibi dinlemiş ve neredeyse hak vermişti. Haberi yazdığımda haber müdürlüğü koltuğunda Emin Özgönül vardı, bana güvenerek haberi olduğu gibi Kazan’ın anlatımına dayanarak geçti. Ancak İstanbul ikna olmuyordu, Kazan’ın sözleri karşısında Çevik Bir’in böyle bir tavır takınabileceğine ihtimal vermiyorlardı. Yavuz Donat, Çevik Bir ile görüştükten ve olayı doğrulattıktan sonra haberi yayınladılar.

Sen benim ayağımın altına gazoz kasası koyan genç değil misin?

Şevket Kazan, Fazilet Partisi kapatıldıktan sonra yeni parti kurma çalışmalarını da anlatıyor. Bir yandan AKP’nin diğer yandan Saadet Partisi’nin kuruluş çalışmaları yürütülürken Bülent Arınç, Necmettin Erbakan’ı ziyaret eder. Görüşmede Şevket Kazan da hazır bulunur. Bülent Arınç, partinin bölünme tehlikesinden bahsederek, “İki tarafı da temsilen bana gelen arkadaşlar, ‘Senden ricamız şudur: Lütfen Erbakan Hocamıza git ve kendisine eğer sen genel başkan olursan bölünmeyeceğimizi söyle’ dediler. İşte ben arkadaşlarımızın bu mesajını iletmek için geldim. Söz sizin” der.

Erbakan Hoca bu sözleri dinledikten sonra genel başkanlık talebine cevap vermek yerine konuyla hiç alakası olmayan şeyler anlatmaya başlar. Bülent Arınç durumdan rahatsız olarak, “Hocam siz bana neden güvenmiyorsunuz?” diye sorar. Erbakan’ın cevabı şöyle olur:

“Sen 1970 yılında Milli Nizam Partisi’ni kurmak için geldiğimiz Manisa’da o loş ve basık tavanlı kahvede konuşurken herkesin görebilmesi ve duyabilmesi için biraz yüksekten konuşayım diye yan tarafta duran gazoz şişesi kasasını alıp da benim ayağımın altına koyan delikanlı değil misin? Biz senin bu nazik jestini görüp de seni, hiç düşünmeden kurduğumuz partinin İl Gençlik Kolları başkanı yapmadık mı?”

Erbakan ardından Arınç’ı RP ve FP gibi partilerde başka hangi görevlere getirdiğini sıralayıp, “Genel başkanlık başka bir iştir. Müsaade et de senin bu teklifini de dikkate alarak biz karara bağlayalım” diye meseleyi kapatır.

Oysa o dönemde Tayyip Erdoğan parti kurma kararını çoktan vermişlerdi. Arınç’ın Erbakan’ın kuracağı partinin başına geçme arzusu yenilikçi kanadı çok rahatsız etmişti. Arınç, Erbakan’ın kendisini genel başkan yapmayacağına aklı kesince AKP’ye katılmaya karar verdi.

Arınç ile ilgili anlatılacak şeyler elbette bu yazıya sığmaz. Kıssadan hisse: İnsanın siyasette yükselmesi veya düşmesi bazen bir gazoz kasasına bağlı olabilir.

“İmparatorluklar çadırda kurulur, sarayda yıkılır”

Şevket Kazan, Adalet Bakanlığı koltuğunu oturduğunda müsteşarı gelir ve kendisi için hazırlanan villaya taşınıp taşınmayacağını sorar. Kazan şaşırır ve “ne villası, başka kimin var?” diye sorar. Müsteşar bir de kendisine tahsisli villa bulunduğunu söyler. Kazan gider ve yaptırılan şatafatlı villayı gözüyle görür. Müsteşar, “taşınacak mısınız?” diye sorduğunda, “Ben değil siz taşınacaksınız” cevabını verir. Bakanlık bürokratları için yapılan iki villa ve 16 lüks daireyi sattırır, parasıyla hâkim ve savcılar için Eryaman’da 96 lojman satın aldırır.

“İşte bizim devlet yönetimindeki başarımızın sırrı bu uygulamalardı. Bazılarının hoşuna gitmese de” yorumunu yapan Kazan, meşhur bir söze de yer veriyor: Bir imparatorluğu çadırdan yola çıkarak kurarsınız ama imparatorlukları saraydan yıkarlar.

Şevket Kazan, Recep Tayyip Erdoğan’ı açıktan eleştirmez. Bu sözleriyle AK Saray’a gönderme yapıp yapmadığını da bilemiyorum. İsteyen istediği manayı çıkarsın.

HÜSEYİN ÖZALP

 

İlker Başbuğ’un vebali…
Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ bugün olsa yine kozmik odayı açacağını belirterek şöyle demiş:
“Kozmik Oda’da Ahmet Taner Kışlalı, Necip Hablemitoğlu, Uğur Mumcu suikastlarıyla ilgili bilgi arandı. Biz Kozmik Oda’yı açmasaydık, bu cinayetlerin arkasında TSK var denecekti.”
Başbuğ altı ay önce ne demişti?
“Kozmik odaya girildikten sonra devletimizin yurtdışındaki yabancı istihbarat servisleri ile terör örgütlerine yerleştirdiği (sızdırdığı) 813 yurtsever görevlimizin tamamına yakını şehit edildi…”
Başbuğ, kozmik odayı açarak TSK’yı Kışlalı, Mumcu, Hablemitoğlu cinayetlerinin vebalinden kurtardığını söylüyor.
Peki, 813 şehidin vebali kimin üzerinde?

HÜSEYİN ÖZALP

Cumhurbaşkanı Erdoğan AKP iktidarından yıllar önce hizmete alınmış tesisleri, üniversiteleri “biz açtık” diye sahipleniyor ya, Aydın’daki konuşmasını dikkatle dinledim.

Şöyle buyurdu: “16 yılda Aydın’a 23,5 katrilyon yatırım yaptık.”

Katrilyon nerden çıktı bilmem. Herhalde liradan altı sıfır atıldığını unuttu. 2019 yılı bütçesinin 960 milyar lira olduğu düşünülürse, katrilyondan bahsetmenin yapılan yatırımı halka abartılı göstermekten başka anlamı olmaz.

Yine de rakama takılmıyorum. Takıldığım, kendi icraatını her zamanki gibi Cumhuriyet ile kıyaslaması.

Diyor ki, “Cumhuriyet tarihinde böyle bir yatırım yok, bunu biz yaptık.”

İşte burada duralım. Aydın’a en büyük yatırım Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılmıştır. Nazilli Basma Fabrikası 1937 yılında bizzat Atatürk tarafından açılmıştır.

O zamanın parasıyla 8 milyon liraya mal olmuştur.

O dönemdeki 8 milyon liranın değerini anlatmak için bir örnek vereyim. 1930’lu yıllarda bir lira ile 883 kilo ekmek, 142 kilogram et, 400 kilogram süt, 10 bin adet yumurta alınabiliyordu. Bugün bir liraya 20 gram et alabilirsiniz ancak.

Bu yüzden Cumhurbaşkanı, Cumhuriyete haksızlık etmekten vazgeçmeli.

Nazilli Basma Fabrikası, 28 bin iğ ve 800 tezgâh ile Türkiye’de tekstil sektörünün doğmasına öncülük etmiş ve ülke ekonomisinin lokomotifi olmuştur. Hastanesi, okulu, kreşi, tiyatrosu ve sayısız sosyal tesisi olan bu tesise ne oldu dersiniz?

3 Kasım 2002 seçimlerinde AKP tek başına iktidar oldu, 15 Kasım 2002 tarihinde Nazilli Basma Fabrikası kapatıldı.

Aydınlılar şimdi bir Nazilli Basma Fabrikası’nı gözlerinin önüne getirsinler, bir de 16 yıllık AKP iktidarında Aydın’a harcanan 23,5 “katrilyon” yatırım ile kaç fabrika yapıldığını düşünsünler.

Gözle görülen sadece özel sektörün yaptığı Aydın ovasını ve Menderes’i zehirleyen jeotermal santrallerdir.

Cumhurbaşkanı Aydın’ın en büyük sorunu haline gelen jeotermal tehlikesinde sorumluluğun iktidarda olduğunu unutmuşçasına tesis sahiplerine seslendi. Atıklarını Menderes nehrine boşaltan tesis sahiplerinin kendi evlatlarının geleceğini kirleteceğini vurguladı. Tüm kurumları daha hassas davranmaya çağırdı. Oysa Aydınlının beklentisi, konuya kesin ve net bir çözüm getirilmesidir. Cumhurbaşkanı tersine, jeotermalin Allah’ın Aydın’a bahşettiği bir imkân olduğunu belirterek yatırımların devam edeceği mesajını verdi.

Erdoğan’ın mitingini yerel bir internet sitesinin canlı yayınından izledim. Elbette hem lehte hem aleyhte yorumlar vardı. Ancak çoğunluk meydanla Aydınlı olmadığını Denizli, Manisa ve Muğla’dan getirilenlerin Haluk Levent mitingi kadar bile kalabalık olmadığı yorumunu yapıyordu.

AKP’li Cumhurbaşkanı’nın hedefinde, CHP’li belediye başkanı vardı. Eskiden çevresindeki iller Aydın’a gıpta eder örnek alırlardı. Maalesef bir süredir hâkim olan belediyecilik anlayışı sebebiyle işler tersine döndü” dedi.

CHP Lideri Kılıçdaroğlu da nasibini aldı her zamanki gibi. Erdoğan, CHP’nin Gazi Mustafa Kemal’in partisi olmaktan çıktığını belirterek, “Bu parti artık sadece Kılıçdaroğlu’nun ve avanesinin partisidir” dedi.

Sol kesimden de benzer eleştiriler yapılmıyor değil Kılıçdaroğlu’na. CHP’nin aday belirleme sürecinde çok hata yaptığı da ortada.

Bu minval üzere söyleyeceğim tek şey olabilir, AKP’de avane de kalmadı. AKP artık sadece Tayyip Erdoğan’ın partisi haline geldi.

Erdoğan, Didim’de CHP’den iki dönem belediye başkanlığı yaptıktan sonra şimdi AKP’den aday olan Mümin Kamacı’ya da parti rozeti taktı.

Erdoğan sık sık CHP seçmenine seslendi. Benim en çok dikkatimi çeken sözlerinden biriyse, Mümin Kamacı’ya rozet taktıktan beş on dakika sonra söylediği şu sözler oldu:

“Sizi kendi dünyanıza taban tabana zıt adaylara oy vermek zorunda bırakanlara 31 Mart’ta derslerini vermeyecek misiniz?”

Erdoğan’ın CHP seçmenine hitaben sarf ettiği bu sözler, AKP seçmeninin kafasında soru işareti doğurdu mu bilmem. Zira her partide seçmenin dünyasıyla taban tabana zıt adaylar bulunuyor.

Aydın’a gelip de efelikten bahsetmeyen siyasetçi olmaz…

Erdoğan da “Bu meydanda, yürüdüğünde dağların yürüdüğü, düşmanların yüreğini korkunun saldığı, mavzerinin tetiğine dokunduğunda cihanın titrediği efeler var” dedi. Ardından ekledi:

“Bu meydanda sadece çalıkakıcı bulunmaz. Bulunur mu? Bulunmaz.”

Aydınlılar çalıkakıcıları iyi bilir ama kısaca bilmeyenlere anlatayım. Çalıkakıcı, efenin sahtesidir, kahpesidir. Efe zalimin karşısında mazlumun yanındadır, halkın ırzını, namusunu korur. Çalıkakıcı zayıfa zulmeder, halkın malına ve namusuna el uzatır.

Efeler deyince akla Kuvayı Milliye gelir, Kurtuluş Savaşı gelir. Efeler millet vatan, millet, namus için düşman ile dövüşürken işte bu çalıkakıcılara gün doğdu. Zeybeklerin Yunan ile savaşını fırsat bilip köylere saldırdılar, talan yaptılar. Eşi cephede şehit düşen kadınlara musallat oldular. Aydın halkı, Zeybeklerden ayırmak için onlara “çalıkakıcı” dedi.

Cumhurbaşkanı “bu meydanda sadece çalıkakıcı yok” diyor. Sayın Cumhurbaşkanı doğru söylüyor.

Son zamanlarda, “Aslında Kurtuluş Savaşı olmadı, Atatürk vatanı falan kurtarmadı. Yunan, İngiliz işgalinde kalsak daha iyiydi” diyenler türedi. “Başı açık kadınlara tecavüz caizdir, günahı yoktur” diyenler türedi. Aslında zaten hep vardılar ama cesaretleri arttı. İşte bunlar, Kuvvayı Milliyeci efeler istiklal savaşı verirken meydanı boş bulan çalıkakıcıların devamıdır. Dedim ya onlar efenin sahtesidir, kahpesidir; o yüzden onlar meydanlara çıkmaz.

HÜSEYİN ÖZALP

 

Didim’in nüfusu her yıl orta büyüklükte bir kasaba kadar artıyor.

2018 yılı nüfus kayıt sistemi sonuçlarına göre Didim nüfusu 84 bin 55 olarak belirlendi.

2017 yılı nüfusu 79 bin 464 olduğu dikkate alındığında ilçe nüfusu bir yıl içinde 5 bin 591 kişi artmış durumda. 2007 yılında 42 bin 226 olan Didim nüfusu 11 yıl içinde iki kattan fazla arttığı görülüyor.

Aydın ilinin genel nüfusu ise bir milyonu aştı. Nüfus idaresinin verilerine göre 2018 yılı sonu itibarıyla Aydın Nüfusu bir milyon 80 bin 839 olarak tespit edildi. Aydın’ın merkez ilçesi Efeler’in nüfusu 287 bin olarak belirlendi.

Aydın’ın ilçeleri arasında en yüksek nüfusa 115 bin ile Nazilli sahip bulunuyor. İkinci sırada 118 bin ile Söke, üçüncü sırada 109 bin ile Kuşadası yer alıyor.

Didim, nüfus büyüklüğü açısından 16 ilçe arasında dördüncü sırada bulunuyor.

Şimdi bir tespit yapmak gerekiyor. Nüfusuna oranla Didim maalesef siyasette yeterince ağırlığını koyamıyor. Çünkü bugüne kadar Didim, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne kendi temsilcisini gönderemedi. Oysa nüfusu her yıl artan ve bu gidişle ilk milletvekili seçimine göre 100 binin üzerine çıkacağı açıkça görülen Didim’den milletvekili çıkması zamanı gelmiştir ve bu Didim halkının ısrarla talep etmesi gereken doğal hakkıdır.

Yerel seçimlerin heyecanı içinde şimdilik kimse bu konuyu önemsemeyebilir.  Parti ayrımı yapmadan, yalın olarak ifade edilecek olan gerçek şudur ki, şimdiye kadar Didim’in milletvekili çıkaramamış olması yerel siyasetçilerin yeterince etkin olamamasıdır. Didim’in kozmopolit yapısı, böyle bir konuda ortak bir dayanışma ruhunun ortaya çıkmasını önleyen nedenlerden biri olabilir. Bir başka önemli neden ise çok eski yıllardan beri Didimlinin Ankara siyasetçilerine kolay ulaşabilmesidir. Ancak yazlıkçı siyasetçilerin Didim’i temsil edemeyeceği ve sorunlarına sahip çıkamayacağı ortadadır. Başka tatil beldelerinde örneğine pek rastlanmayan Parlamenterler Sitesi’ne sahip Didim’in hala bir parlamenter çıkaramamış olması kabul edilemez. Didimlinin parti yöneticilerine bu yönde daha aktif olmaları konusunda baskı yapmasında yarar vardır.

HÜSEYİN ÖZALP

Avrupa Birliği, Jeotermal enerji santrallerinin çevreye ve insan sağlığına olumsuz etkilerini incelemeye aldı. AB tarafından finanse edilen Ernst & Young, RINA ve VITO konsorsiyumunun başlattığı çalışmada, jeotermal santral sahipleri, çevre kuruluşları ve diğer sektör paydaşları veri toplama sürecine katkıda bulunmaya çağrılıyor.

Avrupa Birliği’nce desteklenen konsorsiyum, Jeotermal sektörün insan sağlığı ve çevre üzerindeki etkilerini, çeşitli coğrafya ve teknolojiler üzerindeki potansiyel etkilerini değerlendirecek. Bunun için sağlam, tutarlı ve şeffaf bir yöntem sağlanması amacıyla belirli sektörel kurallar oluşturulacak ve uygulanacak. Bu çalışma çerçevesinde, yaşam döngüsü yaklaşımına dayanan, jeotermal tesisler ve uygulamalardan kaynaklanan emisyonların derinlemesine, bağımsız ve güvenilir bir analizi oluşacak. Avrupa Komisyonu’na çevre ve insan sağlığı üzerindeki etkilerin belirlenmesi ve gelecekteki politikalarını oluşturmak için sağlam bir temel oluşturacak. Konsorsiyum bu amaçla, jeotermal santral sahipleri, çevre kuruluşları ve diğer sektörel paydaşları veri toplama sürecine katkıda bulunmaya davet ediyor.

Jeotermal kuruluşlarının Avrupa Birliği’ne göndereceği verilerin güvenilir olmayacağı kanaatindeyim. Bu kanaatimin nedeni, Jeotermal santrallerin çevreye olumsuz etkilerine karşı yapılan onca eyleme rağmen ilgili derneğin çözüm üretme yerine olumsuzlukları örtbas etme çabasına girmesidir.

Jeotermal santral sahiplerinin kurduğu JESDER adlı derneğin başkanı Ufuk Şentürk’ün açıklamaları ibret verici. Şentürk, jeotermal santrallerinin çevreyi kirlettiği iddialarına bakın nasıl yanıt veriyor:

“Bu jeotermal sahalarından yükselen ve fabrika bacalarını andıran beyaz gaz sütunu duman değil esas itibariyle su buharıdır. Bitki, tarla ve barajlardaki buharlaşmanın sıvı-gaz yakıtların araçlarda ve endüstriyel tesislerde yanması sonucu oluşan su buharının devasa boyutu dikkate alındığında, havaya yükseldiği gözle görüldüğü için dikkat çeken bu buhar sütununun ve diğer jeotermal faaliyetlerin çevrenin nem oranına kayda değer bir etkisi gözlenmemektedir”

JESDER, tarımsal alanların jeotermal enerji santralleri nedeniyle değil, tarım ilaçları nedeniyle kirlendiğini de savunuyor.

Türkiye’de jeotermal enerji santrallerinin yüzde 64’ü Aydın’da kurulu bulunuyor. Aydın’da halen faaliyet gösteren 48 jeotermal santrale ek olarak, 7 sahada daha ön lisans alınmış, bir saha ise yatırım planlama aşamasında bulunuyor. Geçen haftaki yazımızda değindiğimiz gibi 2016 yılında Aydın Valiliği Didim’de jeotermal arama çalışmaları için ihale çalışmaları başlatmıştı.

Aydın’da jeotermal santrallerin neden olduğu kirlenmeden zarar gören bütün vatandaşların, duyarlı insanların, çevre koruma ile ilgili ve diğer bütün sivil toplum kuruluşlarının Avrupa Birliği’nin başlattığı çalışma için seferber olması gerekiyor. Jeotermal santrallerinden ve ilgili dernekten sağlıklı veri gitmeyeceği hatta manipüle edilebileceği hesaba katılarak, bu konuda elinde bilgi belge ve veri olan her kişi ve kuruluşun Avrupa’ya bilgi aktarması büyük önem taşıyor.

Jeotermallerin çevreye etkisini araştıracak konsorsiyum için iki iletişim adresi bulunuyor. Adresler şöyle: ben.laenen@vito.be, virginie.harcouet-menou@vito.be.

Avrupa Birliği’nde toplanacak veriler ile Aydın’daki çevre faciasının dünyaya duyurulma şansı doğmuş bulunuyor. Somut verilerle jeotermal santrallerin zararlarının kanıtlanması halinde Avrupa soruna duyarsız kalmayacak ve Türkiye’yi önlem almaya zorlayacaktır.

Bitirmeden bir not daha!

Enerji sektöründe dünyanın önde gelen şirketleri, jeotermal kongresi için 14-15 Mart tarihlerinde 400’ü aşkın CEO Ankara’ya geliyor. Kongrenin amacı, Türkiye’deki jeotermal santral sayısını artırmak ve daha fazla yatırımcı çekmek.

Bu kongre, jeotermal santrallerin Türkiye’de çevre ve insan sağlığına zarar verdiğini daha güçlü duyurmak için bir fırsattır. Kongre ile eş zamanlı olarak sivil toplum kuruluşlarının ve Aydınlıların seslerini daha iyi duyurabilecek etkinlikler düzenlemesi ve bunun planlamasının yapılması gerekiyor.

husozalp@gmail.com

Aydın’ın köyleri uzun süredir jeotermal enerjinin doğaya zarar vermesi nedeniyle direniyor. Market poşetlerini paralı hale getirerek sözde çevrecilik taslayan hükümet, köylünün eylem ve direnişini kırmak için jandarmayı seferber ediyor.

Jeotermal suların içerdiği bor nedeniyle doğada meydana gelen tahribat gözle görünür ve ölçülebilir durumda. Zeytinler, incirler kuruyor. Pamuk tarlaları zarar görüyor. Kanser vakaları giderek artıyor. Özellikle ilçelerinde ve köylerinde doğal ortamda yaşayan insanların uzun ömürlü olmasıyla tanınan Aydın her geçen gün zehirleniyor.

Yasaya göre, jeotermal enerji için kullanılan suların çevreye zarar verme ihtimaline karşılık tekrar yer altına pompalanması öngörülüyor. Peki neden bu yola başvurulmuyor da zehir içeren sular Aydın ovasına, derelerine, sulama kanallarına salınıyor? Firmaların yatırım maliyeti biraz artırılarak çevre zararı azaltılabilecekken bu yapılmıyor.

Sorun çevreye karşı duyarsız olan yönetim anlayışından kaynaklanıyor. İşin altyapısı hazırlanırken denetim mekanizması da bağımlı hale getirilmiş.

2007 yılında çıkarılan yasa, denetim görevini Maden Tetkik ve Arama Kurumu(MTA)’na veriyor. Burada bana sakat gelen uygulama şudur. Yasa, “Denetimler için ruhsat sahibi tarafından MTA’ya 1000 Türk Lirası ödenir. Bu miktar, MTA tarafından yıllık ÜFE’ye göre artırılır’ diyor. 2007 yılındaki bin lirayı bugün MTA ne kadar artırdı bilemiyorum. Önemli olan, MTA’nın jeotermal tesisleri denetleyebilmek için bu kurumların ödeyeceği paraya mahkûm kılınmasıdır. Yani MTA denetimi öz kaynaklarından, devletin kendine ayırdığı bütçeden yapamıyor. Denetim için, denetleyeceği kurumun ödeyeceği paraya bağımlı.

Aydın Valiliği, 2016 yılında Akyeniköy, Yalıköy ve Denizköy olmak üzere Didim’deki üç sahada arama ruhsatlarının ihaleye çıkarılacağını duyurmuş.

Aydın’daki bazı yerel gazeteler, Sultanhisar’da jeotermal yatırımı yapacak olan Güney Koreli firmanın Didim’deki jeotermal alanlarla da ilgilendiğini yazıyordu. Didim’de çok sayıda arsa ruhsatının iptal edilmesinin bu konuyla bağlantılı olduğu belirtiliyor. Didim’in ismini taşıyan bir de jeotermal şirketi kurulmuş, bu çalışmalarla ne derecede bağlantılı bilmiyorum.

Jeotermal enerjinin çevreye verdiği zarar ve Aydın köylerinin mücadelesi ortadayken Didim gibi bir turizm merkezinde yeni sahaların işletmeye açılması kabul edilebilir bir durum değildir.

Bu konuda hem sivil toplum örgütlerine hem belediyeye görev düşmektedir. Belediye elindeki belge ve bilgileri iş işten geçmeden kamuoyuyla paylaşmak zorundadır. Bu kadarla da kalmamalı, belediye bu yatırımların Didim’e yapılmasını önleyecek adımları atmak zorundadır.

husozalp@gmail.com

Mevcut belediye başkanı Deniz Atabay’a ikinci bir şans daha verildi. Didim belediye başkanlığı için sadece CHP’den çıkan 20’ye yakın aday içinden genel merkez tercihini yaptı. Adayların bir bölümünün düş kırıklığı ve küskünlük yaşadığı görülüyor. Seçim ortamında bu küskünlüklerden vazgeçilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Didim’de yapılan aday tanıtım toplantısında yüzde 65 gibi yüksek bir hedef ortaya kondu. Hedefi yüksek tutmanın motivasyonu artıracağı düşünülse de seçimden sonra hesap vermeyi zorlaştırır. Seçimi kazanmanın başarısını da gölgelemiş olursunuz. Yakın dönemdeki seçim sonuçlarına baktığınızda CHP’nin aldığı en yüksek oyun yüzde 57,5 ile 24 Haziran 2018’deki Cumhurbaşkanlığı seçimi olduğunu görüyoruz. Aynı gün yapılan milletvekili seçiminde ise CHP’nin oyu yüzde 43 civarında kalıyor. Bana göre bu seçimler için CHP ve Atabay için başarı çıtası yüzde 50’nin üzeridir.

Parti teşkilatının Muharrem İnce’nin oyunun 7,5 puan üzerine çıkmayı planlaması cesur bir hedef doğrusu. İnce’nin aldığı oyların yüzde 13 civarında İyi Parti ve HDP seçmeninden geldiğini de hesaba katmak gerek. Atabay’ın seçilmesiyle ilgili bir risk görmediğimi peşinen söylemeliyim. 2015 seçimlerine benzer bir tablonun ortaya çıkacağı düşüncesinde değilim. Başarının ölçüsü ise Atabay’ın parti içindeki küskünlüklere son verme becerisiyle orantılı olacaktır. Atabay’ın sergileyeceği genel tavır, küskünlükleri tümüyle ortadan kaldırmasa da münferitleşmesini sağlayacaktır. Geçmişteki hataların tekrarlanmaması konusunda Salih Demir’in yazdıklarına tamamen katıldığımı vurgulamak isterim.

Dikkat çekmek istediğim bir başka nokta, diğer partilerin adaylarına ilişkin olacak. Diğer partilerin göstereceği aday özellikleri, seçim sonucunu değiştirmese de oy dağılımını etkileyecektir. Didim’in yerlisi ve sonradan yerleşenler ayrımı doğru olmasa da özellikle yerel seçimler söz konusu olduğunda parti hassasiyetinin azaldığı da bilinen bir gerçek. Lafı dolandırmadan söylemeliyim ki, oy potansiyeli olan diğer partilerin bunu gözeterek aday göstermesi CHP oylarını etkileyebilecek faktörlerden biridir. Bazı CHP’lilerin akrabalık ilişkileri çerçevesinde farklı tercih yapmaları beklenmelidir.

Gazetecilik kariyerimin en üst noktasında hükümet yandaşı bir gazetenin yöneticiliğinden ayrılan biri olarak, inandığı ve savunduğu değerleri tümüyle inkâr eden bir başka partiden aday olunmasını asla tasvip etmediğimi belirtmeliyim.

Ömrüm siyaseti merkezinden izlemekle geçmiş olsa da artık siyaset ile ilgili konulara değinmek beni bunaltıyor. Siyasete olan inancım ve umudumun da bizzat siyasetçiler eliyle her gün biraz daha azaldığını hissediyorum.

HÜSEYİN ÖZALP

Meğer Ergenekon Silahlı Terör Örgütü (ETÖ) diye bir örgüt yokmuş. Türk yargısı tam 11 yıl sonra bu gerçeği keşfetti. Davanın savcısı son mütalaasında, Ergenekon adlı bir terör örgütünün varlığının ispatlanamadığı gerekçesiyle sanıkların beraatını istedi.

Ergenekon hikâyesinin masallardaki gibi “bir varmış bir yokmuş” durumuna gelmesi tarihte eşine rastlayabileceğimiz bir olay değildir. Ergenekon davalarıyla mağdur edilen insanların hesabını, çalınan yaşamları kim, nasıl geri verebilir?

Peki Ergenekon olayı neydi? Bu örgüt iddiası neden ve nasıl ortaya çıktı, neden yok olduğu sonucuna varıldı. Ergenekon sürecinde meydana gelen faili meçhul olayların hesabını kim verecek?

Öncelikle bir tespit yapıp ondan sonra devam edelim. Ergenekon olayı, AKP’nin yönetim biçimi ile ilgilidir. AKP, önce bir düşman yaratıp onun etrafında oluşturduğu korku atmosferiyle muhalifleri etkisiz hale getirmeyi bir yönetim biçimi haline getirmiştir. Terör örgütünün adı değişse de bu yöntem değişmemiştir.

Ergenekon Örgütünün varlığına iman etmiş ve Türkiye’nin başına gelmiş ve gelecek bütün kötülüklerin nedeni olarak gören AKP, şimdi bunun bir FETÖ kumpası olduğu iddiasında. Bu noktaya nasıl gelindiğini kısaca hatırlayalım.

AKP, iktidara geldikten sonra özellikle yargı ve emniyet teşkilatını FETÖ’ye emanet etti. FETÖ, Ergenekon kumpasını AKP’nin taşeronu olarak ilmik ilmik ördü. İşin sahibi AKP’dir, taşeron FETÖ’dür. Bir cinayet vakasında azmettiren de tetiği çeken kadar suçludur.

Türkiye’de “derin devlet var mıdır?” sorusunu hangi kesime sorsanız alacağınız cevap olumlu olacaktır. “Susurluk” diye bir örgüt var mıdır peki? Elbette böyle bir örgüt yoktur. O halde adı derin devletle birlikte anılan Susurluk nedir? Susurluk, derin devlet ile bağlantılı kişilerin buradan sağladıkları gücü kendi menfaatleri için kullanmak amacıyla oluşturdukları çeteleşmenin adıdır kısaca.

Derin devletin farklı isimleri olmakla birlikte Türkiye’nin NATO’ya girmesinden sonra, komünizmle mücadele amacıyla kurulan, bürokratik, askeri ve sivil unsurlardan oluşan bir yapılanmadır. Derin devlet, devletten ayrı bir yapı değildir. Devletin içinde, devlete entegre bir yapılanmadır.

Türkiye’de derin devlet, komünizmle mücadele maksadıyla oluşturulduğu için, başlangıçta mensupları anti komünist-milliyetçi-muhafazakâr yapıdaki insanlardan oluşmuştur. Özellikle 12 Eylül öncesi dönemde faili meçhul veya faili belli olduğu halde korunan, ceza almayan, cezaevinden kaçırılan bütün karanlık eylemlerin ve cinayetlerin altında ABD ve NATO güdümündeki derin devlet vardır. Türkiye’deki silahlı ve sivil darbeler ve köklü dönüşümler bu yapının öncülüğünde gerçekleşmiştir.

Derin devlet yapılanmasının, ABD ve NATO iradesi dışında örgütlendiği iki örnekten söz edebiliriz. Biri, Rauf Denktaş’ın da içinde bulunduğu Kıbrıs’taki direniş mücadelesidir. İşte bu yapılanmanın adıdır Ergenekon. Buradaki misyonunu tamamlamış ve sonlanmıştır.

Derin devletin ABD ve NATO kontrolü dışındaki diğer yapılanması ise PKK ile mücadele konusunda olmuştur. Bu yapılanmanın ağırlık merkezi Susurluk olayı patlayana kadar Emniyet ve MİT bağlantılı olmuştur. Susurluk’tan sonra ise bu yapılanma doğal olarak TSK bağlantılı olarak gelişmeye başlamıştır.

TSK’nın komuta kademesi ABD ve NATO referanslı generallerden belirlense de PKK’ya verilen açık destek, Türkiye’de derin devletin ABD güdümünden çıkması sonucunu doğurmuştur. Zamanla TSK, ABD’nin sadece Türkiye’de değil Ortadoğu’daki politikaları konusunda da ayak direten bir kurum haline gelmiştir. Bu dönemdeki derin devlet yapılanmasına “ulusalcı” damgası vurulmuştur.

Türkiye ve Ortadoğu’da kendisine yeni bir ortak ya da taşeron olarak AKP’yi belirleyen Amerika Birleşik Devletleri, kendi kontrolünden çıkmış olan derin devleti tasfiye ederek yeniden yapılandırma çabasına girmiştir. İşte Ergenekon operasyonu bu girişimin adıdır. Yok edilmek istenen derin devlet değil, onun içinde hâkim olan ulusalcı unsurlardır. Bu unsurlara Ergenekon adı verilerek en büyük yanlış yapılmıştır. Yoktan bir örgüt yaratılmak ve suç isnat edilmek istenmiştir. Amaç derin devleti değiştirmek değil yok etmek olsaydı böyle bir isimlendirmeye ihtiyaç kalmayacaktı.

Ulusalcıların tasfiye edilmesiyle birlikte derin devletin hâkimiyetinin Fethullahçı cemaatin doldurması öngörülmüştür. Fethullahçılar, ABD ve AKP’den aldıkları destek ve güç ile ulusalcı derin devletin tasfiyesi için şeytani kumpaslar hazırlamışlardır. Hrant Dink cinayeti, Danıştay baskını, misyoner cinayetleri başta olmak üzere kanlı bir senaryo uygulamaya konmuştur. Senaryonun figüranlarının BBP bağlantılı gençler olması dikkat çekicidir, oyunu bozmaya çalışan Muhsin Yazıcıoğlu da bu süreçte bertaraf edilmiştir. Dolayısıyla AKP iktidarının çiçeği burnunda olduğu günlerde işlenen Necip Hablemitoğlu cinayeti başta olmak üzere bütün faili meçhullerde cemaatin parmağı vardır.

Zamanla bu Fethullahçı örgüt öyle güçlenmiştir ki, derin devleti ele geçirmek yetmez olmuştur. Örgüt gözünü siyasi iktidara dikmiş ve AKP ile kavgaya tutuşma cesaretini göstermiştir. Yani kendi yarattığı canavar AKP için tehdit oluşturmaya başlamıştır.

FETÖ tehdidi ile başbaşa kalan AKP birden bire Ergenekon’un bir kumpas olduğu gerçeğini kavramıştır. Cepheyi daraltmak amacıyla zaten siyaseten hiçbir gücü kalmamış ve devlet kademelerinden temizlenmiş olan sanıkların tahliyesine razı olmuştur. Ergenekon sanıklarının bir kısmı, FETÖ ile mücadele bahanesine sığınarak AKP’ye açık destek vermişlerdir.

FETÖ’den aldığı belgelerle Ergenekon kumpasının hazırlanmasına büyük katkıda bulunan eski bir AKP milletvekili, AKP ile cemaat arasında savaş başlayınca en keskin manevrayı yapanlardan biri olmuştur. Kitaplarında Ergenekon hakkında yazdıkları sorulunca, “oradaki Ergenekon ifadesinin üzerini silip Cemaat yazın” diyebilmiştir.

Bu söylem aslında kısa sürede AKP’nin de sarıldığı bir düstur haline gelmiştir. AKP’liler, düne kadar bütün kötülüklerin ve tehlikelerin merkezi olarak gösterdikleri Ergenekon Terör Örgütü  (ETÖ)’nün üzerini çizerek Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ) yazmışlardır. FETÖ’nün tasfiyesiyle derin devletteki cemaatçi yapılanmanın yerini siyasi İslamcı yapılanma doldurmuştur.

AKP’nin, Genelkurmay’ın ve MİT’in önceden haberdar olduğu artık bilinen 15 Temmuz hain darbe girişiminin ardından tıpkı ETÖ gibi FETÖ de Türkiye’de özgürlük ve hak arayışlarının kısıtlanması için bir bahane haline getirilmiştir. FETÖ ile hiç ilgisi olmayan insanlar üniversitelerden ve devlet kademelerinden uzaklaştırılmıştır.

FETÖ ile AKP ilişkisi et ile tırnak gibidir. Bu yüzden FETÖ’nün siyasi ayağı ortaya çıkarılmamıştır. Peki sizce bir gün FETÖ’nün de kumpas mağduru olduğu savunulabilir mi? Sizi bilmem ama bana sürpriz olmaz.

 

Arşivler