Erdoğan Şahin | Didim Özgürses

Bookmarks

Erdoğan Şahin

(“ Her şey kötüye gittiğinde, kendine bir tatil ısmarla”. ; B. Williams)

(“Gezgin bir yere varmak için değil, keşfetmek için seyahat eder.” – Goethe)

(“Yaşamdan kaçmak için değil, yaşam bizden gitmesin diye seyahat ederiz.”Anonim)

“Seyahatin önündeki tek engel kapının eşiğidir.” – Bosna Atasözü)

***

Önce bir bilmeceyle başlamak istiyorum yazıma… Önce dört ayaklı sonra iki ayaklı daha sonra da üçayaklı olan canlı nedir? Siz bu sorunun yanıtını düşünürken, konumuza bir giriş yapmaya çalışalım.

İnsanoğlunun ataları sürüler halinde Afrika’nın savanlarında yaşarken, düşmanlarını görebilmek ve tehlikelerden kendini koruyabilmek için; dört ayak yerine iki ayakları üzerinde dikilerek bir avantaj sağlamaya çalışmıştır… Uzak alanları daha iyi görebilme merakı ve tutkusu süreç içinde ona iki ayağı üzerinde durmayı ve seri olarak da yürümeyi ve de koşmayı öğretmiştir… Düşünsel-beyinsel- evrimin yanında iskelet sistemindeki bu evrim de insanoğlunun atalarının iki ayak üzerinde durması “Bipedalizm”olarak adlandırılmıştır. (iki ayak üzerinde dik duruş ve hareket biçimi) Günümüzün insanı “Homo Sapiens” olarak adlandırılırken geriye doğru atalarımız da Homo Habilis (Becerikli İnsan) Homo Erectus (Ayağa kalkmış İnsan) Homo Neandertal gibi milyonlarlarca yıl geriye gidiyor akrabalığımız… Görüldüğü gibi atalarımız Homo Erectus ile iki ayakları üzerinde yürümeye başlamışlar… Sevelim sevmeyelim maymunlar grubunun birer üyesiyiz. Yaşayan en yakın akrabalarımız da şempanzeler, goriller, orangutanlardır. Şempanzeler bize en yakın olanıdır.

İnsanoğlu’nun iki ayaklarının üzerinde duruşuyla ileriye doğru ilk hareketi-yürüyüşü- evrimsel dayanağı olan bir devrimdir… Yürümek eylemi insanoğlu için sadece bir iki adım atmasıyla başlayan bir eylem değil aynı zamanda düşünsel bir eylemin ve evrimin de kendisidir…

İnsanoğluna Tanrı “yürü kulum” dedikçe o da hep yürümüş ve yürüdükçe merak ve hayret duyguları daha çok gelişmiş.  İnsanoğlu bu sayede yeni yerleri keşfetmenin de hazzına varmıştır… Merak, hayret ve haz duyguları, insanoğlunun Afrika’nın savanlarından tüm Dünyaya yayılmasına neden olmuştur… Bu duygular, dur durak dinlemeyince, bu hız onları Ay’a ve Gezegenlere kadar götürmüş durumda…

Tarih derslerimizde hep anlatılır durulur ya… Türkler’in, Orta Asya’dan kuraklık yüzünden göç ettiği… Oysa bunun tam olarak böyle olmadığı, Türklerin değişik yerleri görmek ve fethetmek duygusunun ağır basmasının göç etmeyi kamçıladığı da artık bilimsel olarak seslendiriliyor… Bugün insanlar kutuplarda, çöllerde yaşıyorsa bunun temel nedeni de insanoğlunun gezme, seyahat etme, değişik yerleri görme merakındandır… Turizmin gelişmesinin yaygınlaşmasının temelinde de İnsanoğlu’nun merak, hayret ve haz duygularının birlikteliğinin bir itici gücünün olmasındandır…

Felsefe sorgular, sorgularken de tüm önyargılardan, dogmalardan sıyrılarak bunu yapar. Konuların kökenine dibine kadar inmeye çalışır. Bunu yapabilmesi için de özgür düşünceyle elde edilmiş bilgi birikimine ve özgür aklına ihtiyacı vardır…

Felsefe bir ölçüde de soruyu sorabilmektir. Biz de bu ön girişten sonra turizm üzerine sorgulamalarımıza devam ederek sorular üretmeye çalışalım…

İnsanoğlu’nun gezme, seyahat etme, yeni yerleri görme ve değişik şeyler öğrenme tutkusu hep var olmuş ve olmaya devam ediyor… Dünya halkları, gezmeninin, seyahat etmenin kültürel, ekonomik boyutlarıyla turizm sektörüne dönüşmesini süreç içinde hep gözlemlemiş ve bu yönde görüşlerini düşüncelerini özlü sözlerle ortaya koymuşlardır… Bu sözler Atasözleridir ve çağımıza uysalar da uymasalar da, değişimlere uğrasalar da yine de önemli ipuçlarını ve anlayışlarını ortaya koyar… Şimdi, turizmle ilgili düşüncelerimize katkı sağlaması düşüncesiyle, Dünya Atasözlerinden derlediğim bu örneklere bir bakalım.

*** Sadece gezen yeni yollar keşfeder. ( Norveç)

*** Dağların arkasında da insanlar yaşar. (Rus ve İspanyol)

*** Akıllı gezgin, kalbini evinde bırakır. (Afrika)

*** Nepal’i görmeden ölme. (İtalyan)

*** İtalya’da doğ, Fransa’da yaşa ve İspanya’da öl…( İspanyol)

***Gezmek, görmektir. (Afrika)

*** Gez Dünya’yı gör Konya’yı. (Türk)

*** Oğlunu seven gezmeye gönderir. (Japon)

***  Granada’yı görmemişsen, hiçbir yeri görmemişsindir. (İspanyol)

***  Çocuğunu çok seviyorsan, seyahate gönder. (Hint)

*** Milan, İtalya’nın beynidir… (İtalyan)

*** Soğuk, Rusya’nın kolerasıdır. (Estonya)

***  Doğduğun yer değil, doyduğun yer senindir. (Türk)

*** Her horoz kendi çöplüğünde öter. (Türk- İngiliz)

*** Her ülke bir vatandır. (Yunan)

***  Ne kadar çok köy, o kadar çok gelenek…(Alman)

*** Doğu batı en güzeli evin… (İngiliz)

*** Ülkenin dumanı, yabancının ateşinden iyidir. (İzlanda)

*** Kendi eşeğin, yabancının atından iyidir. (Arap)

*** Halın nereye seriliyse, evin orası… (İran)

***  Yabancı yerde, köpek bile yedi yıl havlamaz. (Berberiler)

*** Uzakta ne arıyorsun, her şey senin yurdunda. (Moğol)

*** Çok yaşayan çok görür, çok gezen daha çok görür.” ( Arap)

*** Seyahatin önündeki tek engel kapının eşiğidir. (Bosna)

Sizlerinde okuduğu gibi Atasözlerinin önemli bir kısmı günümüze uymayabilir, çelişebilir. Bu şu anlama geliyor. İnsanoğlu değişiyor ve bu değişim de süreklidir.  Gezmeye- seyahat etmeye, turist olarak bulunmaya yönelik istekler, arzular, beğeniler de değişiyor… Günümüzde kendini yenileyemeyen turizm şirketlerinin geleceği yoktur diyebiliriz… Turistlerin ne istediğini, isteklerinin hangi yöne evrildiğini bilmek ve kestirmek gerekiyor… Bunu yap(a)mazsanız modaya uyarak yaptığınız büyük yatırımlar atıl kalmak zorunda kalır… Turist kendinde olanı değil de olmayanı görmeyi arzular.  Pierre Bernardo’nun; “Seyahat etmek evrim geçirmektir.” Dediği gibi…

Bir zamanların yaygın uygulaması olarak “herşey dahil” seçeneğine artık turistler ilgi göstermiyorlar, kendilerini hapsedilmiş gibi algılıyorlar… Gittikleri tatil beldelerinden obez olarak dönmek istemiyorlar… Turistler gittikleri yerleri her yönüyle öğrenmek, bu öğrendiklerinden çıkarımlar yapmak istiyorlar. Emile Zola’nın; “Hiçbir şey zekâyı seyahat etmek kadar geliştirmez.” Dediği gibi… Günümüzün turisti macerayı, heyecanı, farklıyı seviyor. Helen Keller gibi “Hayat ya cesur bir maceradır ya da hiçbir şey!” diyor… Turist, bir yere gitmiş olmak için gitmiyor. Gittiği yeri keşfetmek, duygu ve düşüncelerine bir şeyler katmak için gidiyor.  Goethe yıllar önce bunu görmüş ve “Gezgin bir yere varmak için değil, keşfetmek için seyahat eder.” Demiş.

Kriz dönemlerinde veya insanların psikolojik sıkıntılarıyla boğuştuğu günlerde seyahate çıkma isteklerinin arttığı ve bunun da tedavi edici olduğu bilimsel verilere de yansımıştır… Kriz dönemlerinden sonra turizmde bir canlanmanın olması da bundandır. Aynen; B. Williams’ın“Her şey kötüye gittiğinde kendine bir tatil ısmarla.” Dediği gibi…

Gezmek, psikolojimize, felsefi düşüncelerimize, barışa, dostluğa da önemli katkılarda bulunur. Gustave Flaubert’in “Gezmek insanı alçakgönüllü yapar. Dünyada aslında ne kadar da küçük bir yer kapladığımızı görmüş oluruz.” Sözü gibi…

Günümüzde her ülke, farklı bir şekilde Turizmle içli dışlıdır. Bu yönde önemli politikalar geliştirirler. Turizmin ekonomik katkılarını çok önemserler ve turist çekmek için felsefi bir anlayışın içinde olurlar…

Öncelikle turizmlerinin geçmişini, yapılan hataları, diğer ülkelerin hatalarını da mukayeseli olarak masaya yatırırlar ve bundan önemli dersler çıkarırlar.  Özellikle günümüz insanının çok önemsediği ve karşı duruş sergilediği çevre sorunlarına karşı da çözümler üretmeye giderler. Çevre sorunu yaratacak yatırımlardan uzak dururlar… Ülkelerinin doğal, kültürel ve tarihsel dokusunu koruyucu çalışmanın içinde olurlar…

Turistlerin ne istediği bilir, bu yönde bilimsel çalışmalar yaparlar… Turizm sektöründe çalışan elemanlarının çağdaş anlamda eğitilmesinde programlar geliştirirler.

Gezmenin, seyahat etmenin elbette bir ekonomik faturası vardır. Öncelikle insanın gezmeyi, seyahat etmeyi istemesi gerekiyor. Bosnalıların dediği gibi “Seyahatin önündeki tek engel kapının eşiğidir.”

Biz de eşikten atlayalım artık…

 

Kraldan kralcıdırlar…

Sansürcüden de sansürcü…

Çok çabuk gaza gelirler…

Ve bir görev bilirler sorgusuz sualsiz üstlerine itaat etmeyi…

Bilgi sahibi olmadan çoktan fikir sahibi de olmuşlardır…

Sosyal medyayı kendi akıllarınca ve siyasi ezberlerine göre terbiye etmeye ve düzene sokmaya kalkışırlar…

İnsanları paylaşımlarından dolayı faşist, Fetöcü, PKKlı, ateist vb diye etiketlerler…

Bunu yaparlarken de arkalarında bir güç olduğunu hissettirerek bir korku salarlar…

Paylaşımın suç olduğunu ima ederek kendilerini savcı ve yargıç yerine koyarlar…

Günümüzde artık herkes sosyal medyanın gücünü biliyor… Siyasi partiler yaygın bir şekilde sosyal medyayı kullanıyorlar. Önemli haberler, duyurular sosyal medya kanalıyla veriliyor… Siyasi Partiler birbirlerinin ağızlarının paylarını da sosyal medya vasıtasıyla veriyorlar…

Gazeteler de artık sosyal medya-internet- gazeteciliğine dönmüş gibidir…

Sosyal medyadan kaptıkları bir cümleyi veya bir sözcüğü kendi düşüncelerine, dini inançlarına, partilerinin anlayışına uygun görmeyince önce etik sınırlarını aşan bir anlayışla yorum yapıyorlar… Asıl en büyük sorun, yazının tamamını anlayarak, eleştirel bir okuma yaparak okumuyorlar, böyle bir alışkanlıkları da yok zaten…  Ve hızlarını alamayıp son dönemlerde moda olduğu gibi siyasal bir reklam olarak gazetecileri de yanlarına alıp savcılığa suç duyurusunda bulunuyorlar…

Tüm bunlar gösteriyor ki; sosyal medya kullanımında, yeterince olgunlaş(a)mamışız… Öküzün altında buzağı aramaya devam ediyoruz… Karşıt düşüncedekilere saygı göstermesini, tahammül etmesini bilmiyoruz. Kızgınlığımızı küfürlere dönüştürerek kalpleri kırıyoruz…

Hele son dönemlerde türeyen sosyal medya trolleriyle de karşı karşıyayız… Planlı bir yönlendirmeyle inandıkları, savundukları siyasi görüşlere karşı buldukları paylaşımlara yorum yapıyorlar. Buraya kadar her şey normal, normal olmayan kullandıkları baskıcı, küfür ve küfre kaçan, aşağılayan törpülenmemiş dilleri… Bu dil, bir kalıptan çıkmış, bir merkezden yönlendirilen ve komuta edilen bir dil gibi… Böyle olunca çoğu paylaşımlar, yazarları tarafından yoruma kapatılıyor. Oysa düzeyli yorumlardan öğreneceğimiz çok şeyler var…

Son dönemlerde; Toplumsal gerginliğimizin, rahatsızlığımızın, sıkıntılarımızın, umutsuzluğumuzun bir kavga alanı haline getiriliyor sosyal medya…

Sosyal medya insanlara küfür etme, aşağılama, tehdit etme alanları değildir. Paylaşımlar hoşunuza gitmeyebilir. Hoşunuza gitmediğini de uygun bir dille anlatabilirsiniz…

Görünen o ki; sosyal medya okurluğunda daha yeterli bir olgunluğa erişemedik…

Görüşmek üzere…

Ülkemizde bir kavram kargaşası yaşanıyor. Kavramlar, siyasi güçlerin elinde şekilden şekile giriyor ve netice de tanınamaz hale geliyor… Bazı kavramlar, siyaset kanalıyla inançlara yapıştırılarak, buradan siyasi bir rant sağlanmaya çalışılıyor…

Her ne kadar şimdi unutulmuş gibiyse de; bir zamanlar meydanlarda siyasiler,  bir kutsiyet yükledikleri “Rabia işareti” yapıp dururlardı.

Rabia’nın ne olduğuna gelince:

…”Mursi ve yanlılarına destek amacıyla “Rabia” işaretini sahiplenerek meydanlarda aynı işareti yapan Erdoğan, Mısır’daki gelişmeler tersine dönünce, o da bir tür çark edip bu işaretin aslında “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Vatan ve Tek Bayrak” anlamına geldiğini savunmaya yöneldi.

Hâlbuki Temmuz 2013’ten, yani Mısır’daki darbeden önce ne Erdoğan’ın elinde Rabia işareti vardı, ne de dilinde o sözler”…(Oda TV, Emekli Albay Alican Türk)

***

Bugün Dünyamızda çok sayıda dinsel semboller kullanılmaktadır. Hıristiyanların Haç, Müslümanların Hilal, Yahudilerin Davut’un yıldızı, Budizmin yasa tekerleği gibi… Bunun yanında çeşitli mezheplere ait de çok sayıda semboller vardır…

Din- mezhep-tarikat açısından da sembol olan giysileri düşündüğümüz zaman karşımıza çok renkli tablolar çıkıyor… Benim aklıma hemen ellerinde bastonlarıyla ilginç kıyafetleriyle Aczimendiler geliyor… Bu tür kıyafetler o tarikatların, mezheplerin dinî sembolü haline gelmiştir… Şimdi, Fikri Sağlar’ın söylediklerine bir bakalım:

“Türban, irticai faaliyetlerin, şeriat isteyenlerin üniformasıdır. Başörtüsü, yüzyıllar boyunca Anadolu’da bir geleneksel giysidir. Bununla arasında çok büyük fark var. Ben yargılandığım zaman türbanlı bir hâkimin karşısına gittiğimde, benimle ilgili haklarımı koruyacağı ve adaleti yerine getirebileceği konusunda kuşkum var.”

Sağlar, düşüncelerini özellikle de kaygılarını dile getirmiş bu sözleriyle… Bu söze öncelikle bir ifade özgürlüğü olarak bakmak gerekir. Sonra da; Sağlar’ın bana göre de çok haklı olan kaygılarını dikkate alarak ve ona teşekkür etmek gerekir… Bu durum sadece yargıçlar için geçerli değil… Bir örnek verecek olursak; kamuda memur veya işçi olmak için ortak yazılı sınav sonrası sözlü mülakat sınavına girecek bir bayanın veya bayın; komisyon üyelerinin türbanlı olup olmadığına göre bir takım tavır değişikliğine ve strese girdiklerini söylemek sanırım yanlış olmaz. Çünkü birçok örneğini biliyorum… Kaldı ki; Sağlar, başörtüsü ile türban ayrımını yapmış. Ben de ülkemizde türbanın siyasallaştırılarak ve Siyasal İslâm’a yapıştırılan bir sembol haline getirildiğini yaşadığım süreçte gördüm… Başörtülü bacıma saldırdılar diyenlerin şortlu olduğu için saldırıya uğrayan kızımız için şortlu bacımıza saldırdılar diyemediklerini de biliyoruz… Taraf olmayan bertaraf olur ve yüzde elliyi evde zor tutuyorum diyenlerin konuya özgürlük ve demokrasi açısından baktıklarına kim güvenir. Ben güvenmiyorum…

Diğer taraftan, geleneksel bir yapıyla annelerimizin, ninelerimizin başlarını örttükleri başörtüleri; yetmişli yıllardan sonra siyasal İslâmın, oy deposu gibi gördükleri başörtülüleri siyasallaştırma çabasıyla başörtüler şekil ve anlam değiştirerek siyasal sembole kurban olarak türban oldu… Bunun mücadelesini de kadınlar değil erkek egemen anlayış verdi… Bu ülke milletvekili olana kadar türbanlı, milletvekilliği bitince türbansız olan milletvekillerini de gördü. Bu yönüyle türbanın inanç bağlamından çıktığını ve siyasi yarar bağlamına girdiğini söyleyebiliriz…

Diyelim ki,  bu yazımdan dolayı “türbanlı yargıcın karşısına çıkarıldım” samimi bir ifade ile tedirgin olurum… Kimse tedirgin olma duygusuyla yargılanmak istemez…Bu tür tedirginlik duygusunu yok edici çalışmalar yapılacağına; Fikri Sağlar hakkında suç duyurusunda bulunulmasının bir anlamı yoktur.

Ülkemizin geleceğine yönelik kaygıları dile getirmek vicdani, insani, ahlaki, halk sever ve yurtsever bir duygudur… Fikri Sağlar’ın bu düşüncesi yalnız değildir…

Erdoğan Şahin

 

Bir yılı daha eskiterek, göreceli olarak yeni bir yıla giriyoruz… Dönüşü olmayan trenlerde hızla yol alıyoruz. Önemli olan çok yaşamak, az yaşamak değil, arkamızda “is” değil “iz” bırakarak bu dünyadan göçüp gidebilmektir… Her yeni yıl, insanlık, insani değerler, insan hakları konularında yapılan sorgulamalarla başlamalı… Savaşların sona ermesi, barışın yollarının açılması, adaletli, hakça bölüşümün sağlanmasının konuşulduğu tartışıldığı, dilendiği bir başlangıç olmalıdır…

Yeni yılın Dünyamıza, Ulusumuza barış, mutluluk ve huzur getirmesini diliyorum.  Tüm okurlarımın yeni yılını kutlar, yeni yılda mutluluklar ve esenlikler dilerim. Yeni yıl şiirim, tüm okurlarım için…

YENİYMİŞ BU YILIN ADI…

Biniyor üst üste yıllar

Üşüyor altta anılar

Yeniymiş bu yılın adı

İçimde çocuk ağlıyor…

***

Son deminde göçmen kuşlar…

Son vuruşunda kanatlar

Yeniymiş bu yılın adı

Mazimde düşler ağlıyor…

***

Yarışıyor dünle bugün

Kimine yas kime düğün…

Yeniyse de yılın adı

İçimde vicdan ağlıyor…

***

İnsan insana kıyıyor

Savaşlara el veriyor…

Yeniyse de yılın adı

İçimde barış ağlıyor…

***

Şahin’de de kaygı dolu…

Açın barışın yolunu…

Yeniyse de yılın adı

İçimde sevinç ağlıyor…

 

Erdoğan Şahin…

 

İnsan yaşadığı yere benzer der şair Edip Cansever.

Seçerek ve severek yerleştiğimiz, Didimlilik ortak paydasıyla sahiplendiğimiz ve mutlu olmaya çalıştığımız Didim’imize büyük çevre sorunları yaratacak bir takım yatırımlar yapılmak isteniyor… Adı turizm kenti olarak anılan ve ekonomisi büyük ölçüde turizme bağlı olan ilçemize; çevreyi kirleten, denizlerimizi kirleten yatırımlar yapmak, turizm gibi bir altın yumurtlayan tavuğu kesmek demektir. Ayrıca, Didim’i beğenerek, Didim’den konut olan çoğu emekli kesimi de kirlenmiş bir çevreyle baş başa bırakmak anlamına gelir… Süreç içinde de; kirlenmiş çevreye turist gelmez. Didim’den kaçan kurtulur, Didim dönülmez bir çevre kirliliği ile baş başa kalır…

Didimliler bu tehlikeyi bildikleri için Belediye Başkanlarıyla birlikte kentlerini korumak için onurlu bir direniş içindeler…

Tüm bunlar olurken; STK( Sivil Toplum Kuruluşları), CHP ilçe yönetimi, Millet ittifakının desteklediği Didim Belediyemiz bu mücadelenin içinde olurlarken; Didim AKP İlçe yönetimi ve destekçileri MHP İlçe yönetimi nerdeler… Balık çiftliklerine, Deniz patlıcanlarına yönelik bir karşı duruşlarını, açıklamalarını duydunuz mu, gördünüz mü? Bunu söylerken her iki partinin tabanını ayrı tutuyorum çünkü: Bu partinin tabanından önemli bir kesim karşı duruşlarını ortaya koyuyorlar zaten…

Partiler, parti başkanları, Belediye başkanları gelip geçicidir. Kalıcı olan Didim ve Didim halkıdır…

Özellikle, Didim AKP İlçe başkanını ve ekibini, biat kültüründen kurtularak, Didim halkının yanında, Didim’in sağlıklı geleceğinin yanında durmasını beklerdik…

Didim’de herkes birbirini tanır, birbirlerinin hep yüzüne bakmak durumundalar. Öncelikle Didim’in siyasilerinin Didim’in sağlıklı geleceğine yönelik planlar için birlikte hareket etme zorunlulukları vardır. Eğer bunu yap(a)mazlarsa, gelecekte halkın içine çıkmaya yüzleri olmaz… Gelin partilerimizi unutalım ve partiler üstü bir anlayışla bir araya gelerek Didim’in sorunlarını çözelim…

Didim, Balık çiftlikleriyle, buna bağlı yapılması düşünülen OSB ile, Deniz patlıcanı talanı ile, Altınkum Vakıfları beton yığınına dönüştürme çabasıyla büyük çevre sorunlarını yaşayacak ve cazibesini kaybedecek duruma gelecektir…

Didim’i korumak görevi sadece CHP’ye düşmüyor, hepimize düşüyor…

Didim’in çıkarları ve geleceği konusunda birlikte hareket etmek o kadar zor mu?

Haydi, hemen önyargısız, amasız olarak bir araya gelelim ve Didim için önemli bir adım atalım…

Bilgelik, hayretle başlar der Sokrates…

Hayret, Arapça kökenli bir kavram…

Türkçemize taşınan anlamıyla; şaşmayı, şaşkınlığı belirten bir duyguyu ve duygu halini ifade eden eylemin adı oluyor…

Bu duygu hali, hal ve hareketlerimize, mimiklerimize kadar yansır.

İlk kez gördüklerimiz, karşılaştıklarımız veya ilk kez öğrendiğimiz bilgiler karşısındaki tepkili şaşkınlığımızın adıdır hayret… Özellikle küçük çocukların gelişme sürecine şöyle bir bakınız veya gözlemleyiniz. İlk kez gördükleri duydukları karşısında duygusal hareketlenmelerine dikkat ederseniz; gözlerinin daha çok parladığını, ağızlarının daha çok açıldığını ve dudaklarının sündüğünü görürsünüz. Hayret duygusuna neden olan nesneye, eyleme doğru hareket etme veya kaçma-korkma- gibi bir davranışa yöneldiklerini de görürüz… Ağzı ayrık olmanın yolu da hayretten geçiyor olmalı…

İnsanoğlu çevresinde hayret ettiklerine karşı şaşkınlığı geçtikten sonra bir eylemde bulunur elbette… Şaşkınlığına aklıyla bir yorum getirmeye çalışır, yorum getiremiyorsa, araştırmaya, öğrenmeye yönlendirir kendini… Prof. Dr. Nevzat Tarhan, eğitim ve öğretimde   “Kişinin merak ve hayret duygusunu harekete geçirmek gerekir” der.

Platon’a göre felsefe, hayretten ve hayreti çözmek için yapılan zihin gayretinden doğmuştur. Bu gayret, İnsanoğlu’nun felsefe yapmasının yolunu açıyor… Felsefe; hayret ettiklerimize karşı, bir düşünsel eyleme geçiş halimizdir… “İçimizdeki, hayret duygusu, anlam ve anlamlandırma açlığımız bizi felsefeye yönelttiği gibi, bir şeyin doğruluğunu veya yanlışlığını gösterme çabamız da bizi doğal olarak felsefeyle buluşturur. Felsefe, bizim doğruyu bulmamızı, yanlışı ayırt etmemizi sağlayan sistematik bir düşünce yöntemi olarak fonksiyonelliğini gösterir. Felsefe, bilgisel merakımız yanı sıra, kişisel doyumumuza zevk ve ilham veren bir unsur olarak, büyüleyici, heyecan verici bir özellikte taşır.” ( Stanley,1996:9; Saruhan,2010:5)

Felsefenin anlamı bilgelik sevgisidir. Her ne kadar  “felsefe” kavramını ilk kullanan  Antik Yunan’dan Samoslu Pitagoras-Pisagor-(M. Ö 570–495) ise de; ilk felsefi anlamda düşünce eyleminin Pitagoros’tan yüz yıl önce Miletoslu –Didim- Thalesle (M.Ö 650–548) başladığı Felsefe tarihçileri tarafından kabul görür… Thales’in yaşadığı çağda her taraf tanrılarla doluydu. Tanrılar, insanların hayret ve merak duygularını esir alıyor gibiydi bir ölçüde… Mitoslar, insanların sorgulayıcı aklının sorularına da zaten yanıt veremez durumdaydı. Herakleitos(M.Ö 540-480), mitolojik düşüncenin ustaları sayılan Homeros ve Hesiodos gibileri, halkı uyutan masalcı aptallar olarak görüyordu. Mitosların egemen olduğu bu masal dünyasında kimse tanrıları, yaşamın anlamı nedir, ölüm nedir diye sorgulamıyor, aklını bu yönde kullanmaya cesaret ve akıl edemiyordu. Thales, aklını ve mantığını kullanarak,  hayret ve merak duygularının peşinden gidiyordu.  Kurduğu Miletos Okulu da bir ölçüde sorgulamanın merkeziydi. Thales, her şeyin kendisinden meydana geldiği, türediği şey (arkhe) nedir diye merak ediyor ve hep bu konuyu düşünüyordu. Thales’e göre, her şeyin kaynağı (arkhe) su idi. Felsefe tarihçileri, Thales’in her şeyin kendisinden meydana geldiği ana maddenin “su” olduğu düşüncesini ve bunu açıklamaya çalışmasını, mitoslardan-masallardan- kurtuluş ve akıl mantığın kullanışına-logos- geçiş olarak yorumlamışlar ve ilk felsefi düşüncenin Miletos Okulunda Thalesle başladığını kabul etmişlerdir…

Felsefe yapmak akıl sahibi olmayı ve aklını kullanmayı gerektirir… İnsan aklını besleyen, yönlendiren en önemli duygular hayret ve merak duygularıdır… Felsefe, insanın olduğu ve düşündüğü her yerde vardır… Felsefeyi en çok besleyen de “şüpheciliktir-kuşkuculuktur-

Felsefi düşüncenin yolunu açan hayret, merak ve kuşkuculuk toplumumuzda pek iyi karşılanmayan duygulardır. Bu duyguların dini zayıflatacağı da düşünülür. Bu yüzden İslam ülkelerinde felsefeye iyi gözle bakılmaz. Bizim ülkemizde olduğu gibi okullarımızda felsefe derslerine göstermelik olarak yer verilir. Bu da; İmam Gazali gibi aklı öteleyen bir durumdur… Bu da; İslam ülkelerinde bilimin geliş(e)memesinin bir nedenidir.

Siz öncelikle hayret, merak ve kuşkularınızın üzerine gidin, düşünün ve sorgulayın… Kalıplaşmış bilgilerden şüphe edin ve sorgulayın…

Çocuklarınızın hayret duygularına, merak ettiklerine öncelikle saygı gösterin, düşünmesinin yolunu açacak ipuçları verin… Felsefe yapmasını sağlayın… Çocuklara yönelik felsefe kitaplarından yararlanın…

Felsefe yapmanın yolu olarak “hayret” duygusundan başladık, felsefeye bir “merak” uyandıra bildik mi bilmem.  Bilimin, bilimselliğin ve felsefi düşüncenin diğer bir yolu olan şüphecilikten- kuşkuculuktan biraz bahsettik…

Hayret ve merak etmeye, hayret ve merak etiklerinizin üzerine gitmeye devam edin…

Görüşmek üzere…

Erdoğan Şahin 

 

 

Hep biriktirir…

Ne varsa düne dair…

Hep dünde ve yarında yaşar…

Ve şimdiyi elinden kaçırır…

Oysa tek bir gerçek var…

O da şimdi…

CARPE DIEM

Dünün sıkıntılarıyla, geleceğin kaygılarıyla yaşamayı amaç edindiğimiz için mutsuz oluyoruz ve bu arada da elimizdeki “şimdi’yi de” hep kaçırıyoruz…

Günümüzden ikibin yıl önce yaşamış Romalı şair Horatius’un “Carpe dıem” sözü: Günü yakala, günü yaşa, şimdiyi yaşa gibi bir yaşam ve yaşama felsefesini içeriyor…

Eğer “Ölü Ozanlar Derneği” filmini izlemişseniz bu Carpe Dıem” sözü sık geçer… Filmde

“Sadece bir tane hayatınız var ve şimdi yapmayacaksınız da ölünce mi yapacaksınız?” ifadeleri ile anın yani şimdinin değerinin bilinmesi gerektiğini hep vurgular…

Hep düne takılıp kalmaktan ya da hep yarını düşünmekten günü-şimdiyi- yakalayamıyoruz… Bu arada da ömür geri gelmemek üzere geçip gidiyor…

Toplumsal yapılar örf, adet, gelenek ve dinlerle bizi esir almış olarak, bizlere şimdiyi yaşatmıyor… Geçmişin acılarıyla ve geleceğin korkularıyla bizleri baş başa bırakıyor… Bu arada da yaşam elimizden uçup gidiyor… Bu kısır döngü bizden sonraki kuşaklara da bir miras olarak kalıyor… İnsanoğlu yaşamadan, mutsuz ölüyor…

Günümüzde hep bir stresin, gerilimin içindeyiz. Bunun temel nedeni; sürekli geçmişi ve geleceği düşünüyor olmamızdır ve tek gerçeklik olan şimdiki zamanı kaçırıyor olmamızdandır…

Şöyle sokağa çıktığımız zaman hep yorgun yüzlerle karşılaşırız… Egolarının esiri olmuş, egolarına çok enerji harcamış bu insanların mutsuzluğu yüzlerinden okunur…

Kimse ilerde yapacağıyla ilgili olarak bir şan şöhret, mutluluk sahibi olamaz… İslam ülkelerindeki temel anlayış ise hep geleceği yaşamaya yönelik bir anlayış olduğundan bu ülkenin insanları mutsuz oluyor… Diğerinin hayatını cehenneme çevirerek, cennete gitme anlayışı bugün Ortadoğu’da yaşanan olayların temel anlayışını ortaya koyuyor…

Batı toplumu kısmen de olsa günü yakalayarak veya günü yaşayarak mutlu oluyorlar… Yaşamdan zevk almaya bakıyorlar… Avrupa’nın ve ülkemizin Romanları da ekonomik sıkıntılarına rağmen günü yaşamaya yönelik felsefelerinden dolayı daha mutlu bir yaşam sürmeye yatkın gözüküyorlar…

Günü yaşamayı, günü yakalamayı tam olarak hazcı bir felsefe anlayışı gibi düşünmeyelim… Elbette insan yaşamında hazzın önemi çok büyüktür ama her şey de değildir…

İlkçağlarda hazcı anlayış, hazcı felsefe öndeydi… Ortaçağla birlikte hazcı anlayış geriledi. Bunun sebebi de dinsel anlayıştaki felsefelerin baskın ve baskıcı oluşuydu… Günümüzde tekrar hazcı – yararcı- felsefenin  erdem anlayışıyla kaynaşarak tekrar güçlendiğini söyleyebiliriz ki, bu anlayışta bir ölçüde günü yakalamayla, şimdinin felsefesiyle de örtüşüyor… İlkçağ felsefesi ile günümüzün felsefesi bu yönüyle de bir yerde buluşmuş oluyorlar…

Konfüçyüs’ün dediği gibi, mutlu olmak için şu andan daha iyi bir zamanı beklemekten vazgeçin. Mutluluk bir varış değil, bir yolculuktur…

Gelin tanış olalım

İşi kolay tutalım

Sevelim sevilelim

Dünya kimseye kalmaz. (Yunus Emre)

CARPE DIEM!  – Günü yakala…

 

Melankolinin ağına düşersiniz bazı…

Bu ağ, Ahmet Erhan şiirleri gibi esir alır sizi…

Afşar Timuçin: Adam vardır arkasında “iz” bırakır, adam vardır arkasında “is” bırakır” der.

Gerçi arkasında “is” bırakıp gidenlerden bazılarının günümüzde kahraman gibi anıldıkları durumlar da yok değil…

Ölümlü bir Dünya, yaşamı güzel ve değerli kılan da ölümlü olmak. Ve insanoğlu göçüp giderken bu dünyadan, arkasında göreceli olarak iyi veya kötü şeyler bırakır. Nereye mi gider: Âşık Veysel’in deyişiyle;  bizi tüm önyargılardan uzak olarak bağrına basacak sadık yârimiz kara toprağa…

Bir blog sayfasında beraber yazdığımız Süleyman Ekim’e niçin yazıyorsunuz diye sorulduğunda:  Blog’da öldüğümü duyursunlar diye yazıyorum derken, ne kadar samimi bir ifade ile sahipleniyor yazdıklarına…

Ölümü de gözümüzde o kadar büyütmemeliyiz herhalde… Ölü, ölü olduğunu bilmezmiş zaten, ölüm geride kalanların bir adlandırmasından başka bir şey değil…

Bir düş gibi yaşam…

Uyudun, uyanmadın sabaha…

Dalından koparılmış bir çiçek…

Bir kartala yem olmuş serçe misali…

Bilmezmiş ölü ölü olduğunu…

Dönüşürken kara toprağa…

Can verirsin tekrar otlara kuşlara…

Karışırsın yeniden havaya suya…

Kaybolmaz kokun evrende…

Uyudun uyanmadın sabaha…

Bir varmış bir daha varmış…

***

Belki de düştüğümüz yalnızlığın bir ilacı gibidir çalakalem karaladığımız yazılar, bloglarımız ve köşe yazılarımız…

Ya da; düzeni kuranların-düzenlerin- takımında oynarken; bu kadar da olmaz diyerek topu taca atarak oyundan çıkıp, kalemi eline alan bir mızıkçısınız… Arkanızdan  “oyun bozan” diyenlere de kıs kıs gülenlerdensiniz…

Kısılmış sesimizin ve baskılanmış duygularımızın gürleştiği bir alana ihtiyaç duyduğumuzdan dolayı yazıyoruz belki de bloglarda ve gazetelerde…

Yarattığımız hapishanelerde bir volta atımı molasıdır belki de yazdıklarımız…

Ne kadar çok,

Hapishane yaratmışız kendimize…

İçine etmek için yaşamın…

Öncelikle çık gitsin…

El ne der, hapishanesinden

Ve sonra sırasıyla vur kilidi kapılarına

Al ceketini çık gün ışığına…

***

Demesi kolay diye bir ses duyar gibiyiz, kendimize yeni moda hapishaneler yaratırken…

Yazmış olmak için yazılmış gibi olur bazen yazılar… Ya da bir görevi yerine getiriyormuşçasına…

Çoğu zaman, sözcükler de çaresiz kalır duygularınıza… Sözden öte bir yol vardır anlatmaya ama ona gücünüz yetmez…

Beyinden yuvarlanırken imgeler…

Dile çarpar oluşamaz sözcükler

Göze yansır çaresizce bakışlar…

Dil içinde dil var dilden öteye…

***

Çözmez sözün gücü asla gizemi

Şiir dediğin de sözün ahengi

Düşe yansır ancak sözün gerçeği

Dil içinde dil var dilden öteye…

***

Aşkın kokusundan lâl olur diller…

Sözler yiter, odaklanır bakışlar…

Yüze yansır mora döner suratlar…

Dil içinde dil var dilden öteye…

***

Daha yazılmadı şiirin hası

Dilin arkasında gönül yarası

Açamaz kilidi sözün alâsı

Dil içinde dil var dilden öteye

***

Şahin de çaresiz dilinden yana…

İçemedi sözleri kana kana

İlham perileri yattı uykuya

Dil içinde dil var dilden öteye…

***

Söz sözü açtı, konu dağıldı. Anlatılmak istenilenin çok uzağında kalındı… Gerçek, ait olduğu kutusunda kalırken; eh işte öylesine dediğimiz de yazıya geçmiş oldu böylece…

Ha, bir şey daha; her ne kadar söz uçar yazı kalır deniliyorsa da; sözün de gerçekte kaybolmadığını düşünenlerdenim… Seslerin kayda geçmesinden bahsetmiyorum elbette… Tüm konuşmalarımız seslerimiz, söylediğimiz şarkılar türküler hava boşluğunda yüzüyorlar sonsuza dek kaybolmamak üzere… İlerde bulunacak bir sistem tüm bu sesleri toplayıp anlamlandıracak belki de günümüzün yazılı belgeleri gibi…

Öylesine çalakalem bir denemeydi bu yazım…

Okumaktan sıkılmadınız umarım…

 

 

 

SARIKAMIŞ: TÜRKİYE’NİN HEMŞERİSİ…

Her Aralık ayı gelende

Sarıkamışlı olur yüreğim

Ve yağarken kar düşlerime

Öylesine dona kalırım…(Erdoğan Şahin)

“Biz Urus’a yenilmezdik…

Askeri kırdıran Enver-i Paşa…(Avşar Ağıtlarından)

Kendi tarihimizden hep sakladığımız ve gün ışığına çıkarmaya utandığımız Sarıkamış Faciası son yıllarda iyice gün ışığına çıkartılmaya başlandı… Bu konuda çok sayıda kitaplar yazıldı… Sarıkamış’la ilgili Rus belgeleri de bu beyaz ölümü belgeleriyle görüntülerle ortaya koydu…

Bazı kesim, hâlâ hayran olduğu Enver Paşa’yı 90bin askerimizi kurşun atmadan karakışa teslim ettiği savaşın gerçek suçlusu olduğunu hep göz ardı etmeye devam ediyorlar…

Sarıkamış Harekâtı ile ilgili her türlü gazete haberlerine  o yıllarda sansür uygulandığı biliniyor…

Basından, Dünya’dan gizlenmeye çalışılan facia anaların yüreğinden saklanamadı… Onlar, oğulları eşleri için ağıtlar yaktılar… Ağıtlar birer belge oldu ve günümüze kadar geldi…

Sarıkamış ülkemizin her yerinden gelen askerlerin şehit olduğu ve mezarlarının buralarda kalmasından dolayı, Türkiye’nin hemşerisi  olan bir ilçemizdir.

Sarıkamış’ta donarak şehit olan 90 bin askerimizi rahmetle anıyorum. Toplumumuza büyük acılar veren bu savaş, binlerce çocuğu babasız, gelinleri dul bırakmıştı. Dedem de bu savaşa katılanlardan. Babam, dedemden duyduklarını bize de anlatmıştı. O acıları hala içimde duyarım.

Dedemin babama anlattığına göre; 1914’te ” Seferberlik ” ilan edilmiş. Dedem o zaman daha 18 yaşındaymış ve evliymiş. Ailenin en büyük çocuğuymuş. Dedemi de almışlar askere. Dedem ayağında çarıkla, yarı aç yarı çıplak, Aralık 1914′ ün sonunda kendini Sarıkamış’ ta bulmuş.

Dedem, yanında soğuktan kardan bahsedildiği zaman, ” siz soğuk mu, tipi mi gördünüz, Sarıkamış’ ta bizim donmadık yerimiz kalmazdı ” dermiş.

Açlıktan bahsedildiği zaman; ” Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin, bir avuç arpa, buğday tanesi bulmak için neler yapardık neler ” dermiş.

Dedem ölen, hastalanan, arkadaşlarının yakın tanığı olmuş, ordumuzun Ruslarla değil karakışla savaştığını söylermiş.

Savaşın durumu yokluk, hastalık derken dedem bir grup arkadaşıyla kendini İran’ da bulmuş. (Bu ayrı bir hikâye)

Bizim Avşar ninelerimiz de (aslında biz ebe deriz) bu savaşın tüm acılarını yaşamışlar, çaresiz bu acıları ağıtlara dökmüşler. Bu ağıtlar, Musa Eroğlu, Ruhi Su ve birçok sanatçımızın dilinden türkülere dönüşmüş.  Şehitlerimize rahmetler dilerken, babamdan ve çevremden duyduğum bu ağıtlardan birkaç dörtlüğü sizlerle paylaşmak istiyorum.

Sarıkamış ne aralı
Kimi ölmüş, kimi yaralı
Bunu duymuş var mıyıdı
Yalan dünya kurulalı

***

Sarıkamış, Altınbulak
Soğanlı’yı biz ne bilek
Bizim uşak kıyak gezer
Ak üstünde kara yelek

***

Uşak gider sürüyünen
Mehter öter boruyunan
Her nereye vardımısa
Bir gelin var karıyınan

***

Elif bekâr, Cennet bekâr
Acemim talime çıkar
Dört oğlum sefer ağzında
Topal’ım kahrımı çeker

***

Yüzbaşılar yüzbaşılar
Tabur taburu karşılar
Sabah olup gün vurunca
Şehit kanları ışılar

***

Böyle uzun dal mı olur
Şöyle çürük kol mu olur
Bir obadan bir ocaktan
Yedi gelin dul mu kalır.

***

Gadanı alıyım Eşe
Tekerim dayandı taşa
Seferberliği durdurun
Elini öptüğüm paşa

***

Erbişimin hozaları
Yandı Avşar kazaları
Sarıkamış’ta kırıldı
Gonca gülün tazeleri

***

Erdoğan Şahin

 

 

 

Aralık ayının başındayız. Didim’de havalar yavaş yavaş soğumaya başladı.

Özellikle akşamları herkes ısınmak için çeşitli enerji kaynaklarından yararlanıyor…

Yakıt çeşitleri,  kişilerin ekonomileriyle yakından ilgili… Herkes elbette çevreyi kirletmeyen temiz enerjiyi kullanmak ister…

Hepinizin de bildiği gibi Didim’in havası “ sağlığa en uygun hava olarak tescillenmiş durumda… Didim’in havasının tescilli olması kirlenmeyeceği anlamına gelmiyor…

Şöyle akşamüstleri balkonunuza çıktığınız zaman bariz keskin kömür kokusu sizi buluyor.

Alıştığınız temiz hava sonrası böyle kömür kokulu bir havayı soluyunca rahatsız oluyorsunuz.

Didim Kaymakamlığı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma vakfınca her sene çok sayıda aileye bedava kömür dağıtılıyor. Bu seneki dağıtımla ilgili sayısal verileri bilmiyorum… Ayrıca piyasada kalitesinin ne olduğu bilinmeyen kömürler satılıyor… Size çok enteresan gelebilir ama lastik türü çöplerin de yakıldığını havaya salınan dumanın kokusundan anlıyorsunuz…

Ben kimseyi suçlamıyorum, insanlar ısınmak için kendilerince bir çözüm bulacaklar. Soğuktan korunmak için kullandığı yakıtın niteliğine ekonomik nedenler yüzünden belki de dikkat edecek durumda değillerdir.

Sorun sistem, ekonomi ve kontrol sorunudur…

Öncelikle dağıtılan ve satılan kömürlerin kalitesi sorgulanmalıdır… Diğer önemli bir sorun da ilçemizde yazlık düşüncesiyle yapılan binaların ve öylesine uydurma olarak yapılan baca sistemlerinin bu tür yakıtlara uygun olmadığı, bacalardan çıkan dumanların direk evlerin içine girdiği gerçeğiyle de karşı karşıyayız… Bu da önemli bir sağlık sorunu olarak karşımıza çıkıyor…

Kısacası havası tescillenmiş, bu tescilli durumunu turizmde reklam olarak kullanan ilçemizin kışın ısınması için sağlıklı enerji kaynaklarına ihtiyaç vardır. Temiz enerji kaynağı da elektrik ve doğalgazdır…

Elektriği en pahalı kullanan ülkelerin başında gelmekteyiz. Elektrikle ısınmak hem yeterince ısınmamak hem de pahalı ısınmak demektir. Doğalgaz’ın ilçemize gelmesi için geçmiş yıllarda imza kampanyaları düzenlenmişti. Yazılarıma yapılan yorumlarda ve sosyal medya yorumlarında da, Didimliler doğalgaz isteklerini hep belirtiyorlar… Doğalgaz’ın gelmesiyle ilçemiz kömür havasından kurtulabilir…

Didim’in ömür havasının kömür havası olmaması için öncelikle neler yapılabilir…

Öncelikle İlçemize Doğalgaz’ın gelebilmesi için Kaymakamlığımız, Belediyemiz, STK kuruluşları, Siyasi partilerimiz, Aydın Milletvekillerimiz bir işbirliğine girmelidirler.

Şimdilik ise, dağıtılan kömürlerin kalite kontrolü yapılmalı, kalitesizler ilçeye sokulmamalı…

Kış döneminde kömür yardımı yerine elektrik faturalarını karşılama yardımı yapılmalıdır.

Baca sistemleri kontrol edilmeli, lastik türü yakıtların kullanılmaması kontrol edilmelidir.

Diğer taraftan kış mevsiminde üst solunum yolları hastalıklarının Didim’de artışta olduğunu da; bu tür sağlıksız yakıtlardan kaynaklandığını belirtelim.

Didim’in ömür havasının, kömür havasına dönüşmesini istemiyoruz…

Gökyüzü altındaki en güzel iklime ve havaya sahip ilçemizin havasını bedava dağıtılan kalitesiz kömürlerle ve kalitesiz yakıtlarla bozmayalım…

Kaymakamlığımız ve Belediyemiz sesimizi duysun istiyoruz…

 

Arşivler