Camanbay Sato | Didim Özgürses

Bookmarks

Camanbay Sato

“Kefenin cebi yok” deniyor   ya hani…

Bence olmalı…
Çünki, hadi ambulansı geçtim, Morg’dan da %8 KDV alıyormuş hükümet…
Eski Yunan’da ölülerin gözlerine para konurmuş, konurmuş ki Yunan Mitoloji’ne göre; ölen kişi, Hades’in “Ölüler Diyarı“na gidebilsin…
Çünkü mitolojiye göre Hades’in yeraltında beş nehri vardır ve bunlardan en zorlusu da “Styx” nehridir. Bu nehir, fani dünya ile öteki tarafı birbirinden ayırır ve öteki tarafı 9 defa turlayıp, tam ortada diğer nehirlerle birleşir…
İşte mevta öteki tarafa gitmek için bu nehri geçmek zorundadır. Ki bunun için de “Kayıkçı Kharon“a eli mahkumdur…
Ama Kharon kapitalizmin tadını almıştır bir kere,para almadan geçirmez hiçbir mevtayı karşıya…
İşte o nedenle Antik Yunan’da ölülerin gözlerine para konmuş ki,kayıkçı Kharon parayı alıp geçirsin mevtayı karşıya…
İşte ben de o nedenle diyorum ki, kefenin de olmalı cebi,olmalı ki bizim mevtalarımız da, bizdeki Kayıkçı Kharon’ların isteklerine yetişebilsin…
Paran yoksa ölmek bile zor çünkü…

CAMANBAY SATO

“Simitçiyi kurtardılar” diye niye kızıyorsunuz ki?
Adamların tek argümanı, simit…
“Dört kişilik bir aile her öğün bir simit yeseler” diye söze başlayıp, tüm ekonomiyi sadece simit hesabıyla açıklamaya çalışan bir hükümetten ne bekliyordunuz ki gerçekten?
Simit olmazsa ekonomik verilerin “sihri” kaybolacak bir kere…
Bence şimdi sırada “tuvaletler” var kurtarılacak, tuvalet fiyatı olmadan da “düşük enflasyonu(!)” anlatamıyorlar çünkü…

CAMANBAY SATO

Cehaletime verin ama ben ilk kez duydum…
Değerli bir hocamızın paylaşımı ile haberdar oldum önce,
Biraz araştırınca da acıklı bir öykü çıktı ortaya. Şöyle ki…
Tarih 1917 Nisan sonları…
Sirkeci Garı’ndan bir tren kalkar,
Oldukça kalabalık bir grubu Almanya’ya götürmektedir.
Yaşları 14-16 arasında değişen tam 314 yetim Türk çocuk…
Çünkü Osmanlı, Almanya ile bir anlaşma imzalamıştır;
“Yetim Türk çocuklarına meslek edindirilecektir”.
Ama olay ve niyet gerçekten öyle midir? İşte orası karışık…
Çünkü…
Balkan ve 1.Dünya Savaşlarında binlerce vatan evladı,
Arkalarında bir o kadar da yetim çocuk bırakarak toprağa düşer…
Osmanlı Maarif Nazırı Ahmet Şükrü Bey’in teklifi ile 25 Kasım 1914 yılında, bu yetim çocuklar için bir yurt kurulur: “Darüleytam” yani “Yetimler Yurdu”
Darüleytam’ın kuruluş amacı güzeldir aslında;
“Yetim ve korunmaya muhtaç çocukların barınma, bakım, beslenme ve eğitimlerinin sağlanması, bir zanaat dalında ihtisas kazandırarak geleceklerinin garantiye alınması…”
Ama Osmanlı savaşlarda o kadar çok vatan evladını kaybeder ki,
Darüleytam’lardaki çocuk sayısı da neredeyse 20 bini bulur…
Yani? Yanisi şu; bu çocukların barınma, bakım ve beslenmeleri,
Artık “devlete külfet” olmakta ve bu “fazla nüfus”dan kurtulmak gerekmektedir.
Oysa Almanya’nın “işgücü açığı” vardır ve yapılacak şey bellidir;
“Darüleytam’ın kuruluş yönetmeliğinde var olan ‘eğitim’ maddesinden yararlanarak, bu çocukları ‘Eğitim Çırağı’ adı altında Almanya’ya göndermek…”
Hemen Almanya ile bir işbirliği anlaşması imzalanır; Osmanlı’nın yetim Türk çocukları gruplar halinde Almanya’ya gönderilecek, orada maden, ziraat ve diğer el zanaatlarında çalışan ustaların yanına verilerek meslek öğreneceklerdir.
Ya da… Çocuklara söylenen budur…
İlk grup olarak Ankara, Bursa, Söğüt, Manisa, Afyon, Edirne, Maraş, Kilis, Konya, Niğde, Antep Darüleytam’larından yaşları 14-16 arasında değişen 314 çocuk seçilir.
Almanya’ya ulaşan bu 314 kişilik grup için Haziran 1917’de Berlin’de bir “seremoni” düzenlenir.
Alman çocukları meraklı gözlerle, başlarına fese benzetilmiş mavi bir kep, üzerlerine Avrupai kesimli mavi bir pelerin giydirilmiş bu yabancı çocukları izlerken, yetim Türk çocukları da şaşkınlık, merak ve biraz da korku ile onlara ve etrafa bakınmaktadırlar.
Sonra yetim Türk çocukları “eğitim alıp meslek öğreneceklerini sandıkları” ustalarının yanına dağıtılırlar.
Ama bu işte bir terslik vardır sanki…
Yetkililer onları gönderirken farklı şeyler söyleseler de, 200 çocuk madenlerde, 84 çocuk tarlalarda çalışmaya gönderilmiştir. Zanaat öğretmek için ayrılan hepi topu 30 çocuktur…
Özellikle maden de çalışan çocukların koşulları çok zordur.
Yetersiz barınma ve bakım şartlarında haftanın yedi günü çalışmaktadırlar.
Beslenme ise ayrı bir sorundur.
Alman madenciler “ucuz” olduğu için domuz etli çorba ile karın doyururken,
Yetim Türk çocukları bu “koyu renkli çorbayı” içmeyi reddediyor,
Karınlarını daha çok yavan ekmekle doyurmak zorunda kalıyorlardır.
Ama zamanla yetersiz barınma, yetersiz giyinme, yetersiz beslenme madende çalışmanın zorlu koşullarıyla birleşince çocuklar hastalanıp ölmeye başlarlar…
Oysa aynı madende çalışan Alman çocuklara farklı davranılmakta,
Hatta onlara haftada bir gün tatil ve maaş verilmektedir.
Bunu gören yetimler bu haklardan yararlanmak isterler.
Yararlanamayacaklarını öğrenince de ayakta kalanlar, yolunu bulanlar madenlerden kaçmaya başlasalar da Alman polisi yakalayıp tekrar madene göndermektedir.
Ama onlar da kaçmayı tekrar tekrar denemektedir…
Çünkü Osmanlı yetkilileri onları gönderirken; “Meslek öğrenerek kalifiye eleman olacaksınız, çok çok iyi maaşlarla çalışacaksınız” diyerek göndermiştir.
Almanya bu firarilerle ilgili sıkıntısını Osmanlı’daki Hükümete bildirir; “Böyle anlaşmamışlardır” çünkü…
Yaptıkları anlaşmaya göre; “Çocukların çoğunluğu madenlerde çalışacak, ancak yüzde onu zanaat öğrenecek, gelen tüm çocuklar 3 yıl ‘bilabedel’ çalışacak ancak dördüncü yıldan itibaren ücret alacaklardır…”
Almanya 314 çocuktan oluşan ilk gruptan kalanlarını İstanbul’a geri gönderir. Ama bu grup gittikleri gibi dönemez. Yaşam ve çalışma koşulları nedeniyle yarıdan çok çok fazlası yaban ellerinde yitip gitmiştir çünkü…
Hükümet çok kızar. Ama çocuklara…
Almanya “benim için nitelik önemli” derken, onlar için “nicelik” önemlidir. Çünkü bu yolla en az 5 bin ile 10 bin çocuktan kurtulmak hesaplanmaktadır. Hatta ikinci grup için 500 çocuk toplanmaya başlanmıştır bile. Hemen karar değiştirilir. Çocuk gönderme planı değil, hangi çocukların gönderileceği kararı değiştirilir.
“Gönderilen ilk parti çocukların daha çok şehirlilerden seçildiği, sorunun da buradan kaynaklandığı, o nedenle daha mazlum ve sessiz olmaları nedeniyle Anadolu’nun yetim köylü çocuklarının gönderilmesine” karar verilir. Hatta “kurtulmak için yaş grubu biraz daha düşürülmelidir…”
Önemli olan daha çok yetimden ve masraftan kurtulmaktır çünkü…
Yaş grubu düşürülür, Anadolu’nun sessiz ve mazlum çocukları seçilir ve birkaç grup halinde yüzlerce yetim Türk çocuğu daha gönderilip Alman ailelerin yanına yerleştirilir…
Sonrası mı? Kimse bilmiyor…
Sonrasında gelen işgal yılları ve gönderenlerin kendi derdine düşmeleriyle yetimlerde unutuluyor sanki…
Bilinen ise şudur;
Binlerce baba yaban ellerinde “vatan” diyerek toprağa düşerken,
O babaların bebeleri de gurbet ellerinde anasız, babasız, vatansız yitip gitmiştir…

CAMANBAY SATO

Formun Üstü

 

Kanada yapımı bir belgesel var; “The Act of Killing” ya da “Öldürme Eylemi”…

Bu belgesel 1965-1966 yılları arasında Endonezya’da komünist olarak görülen yaklaşık 1 milyon insanın, sıradan sivil vatandaşlar tarafından öldürülmesini anlatıyor.

Belgesel, bu korkunç katliamda “cellat” olarak rol alsa da hiç ceza almamış sıradan sivillerin, kurbanlarını nasıl ve neden öldürdükleri üzerine kurulu, özellikle de “Anwar” isimli biri üzerine…

Çünkü Anwar, tam bin kişiyi, sırf birileri onların “komünist” olduğunu söylediği için öldürmüş…

Belgesel 2012 yapımı ve olayların üzerinden yarım asırdan fazla bir zaman geçse de Anwar yaptıklarından asla pişman değil…

Çünkü hiç tanımadığı, ne olduğu/kim olduğu hakkında hiçbir fikri olmadığı bin insanı nasıl öldürdüğünü, hatta öldürmek için icat ettiği “kansız öldürme” yöntemini gururla, gülerek, eğlenerek, büyük bir hazla anlatıyor…

Anwar’ın anlatırken aldığı zevkten ve ürkütücü sakinliğinden katliamın nasıl meşrulaşıp sıradanlaştırıldığını görüyorsunuz. Ya da kötülüğün sıradanlığını…

Yani yapılan davranışların nedenleri konusunda öngörüde bulunurken, yapan kişinin kim olduğuna göre kararımızın değişiyor oluşu…

Başkası yapmışsa kötü, biz yapmışsak iyi ama otorite emretmişse “mükemmel” ya da “gerekli” olma durumu kısacası…

Aslolan “ötekinin bertaraf edilmesi” çünkü…

Pek çok insan, “başkasının yaptığı soykırımı” lanetlese de, kendi yaptığında “hak edene hakkını verdiğini” düşünüyor.

Kötülük, sıradan insanın içinde bir şekilde uyandırılmayı bekler.Toplum ya da devlet tarafından uyandırılıp, bir de yapılanlara göz yumulursa, o kötülük hemen meşru hale gelir çünkü…

“Herkes mi, hepimiz mi?” diyorsunuz belki şu an…

Bazı sosyal psikologların 2018 yılında yaptıkları araştırmaya göre ana belirleyici; “İnanç ve İtaat”…

Bu araştırmalara göre; “Muhafazakarlar sosyal baskı karşısında görüşlerini daha kolay değiştirseler de otoriteye itaat etmeye daha eğilimliler…”

Ama misal; “Tecavüz” olayında muhafazakar erkekler hemen kadını suçluyor; “Aranmıştır”, “Tahrik vardı” vs…vs… Ve dindarlık oranıyla beraber, cinsel suça eğilim de artıyor, kurbanı suçlama oranı da…

Misal, doğal afet durumunda dünyada tüm muhafazakarların tutumu hep benzer; “O bölgenin insanı ahlaksız, tanrı onları cezalandırdı”…

Ve daha da önemlisi, “öteki” olarak gördüğü insanlara muhafazakarlar daha tahammülsüz. Avantajı ellerine geçirdiklerinde ise yaptıkları şey; “şiddet”…

Yani? Yanisi şu…

“İnanç ve itaat, suç öldürme de olsa, tecavüz de olsa, suçun tanımını değiştirip kötülüğü sıradanlaştırır. Davranışı, örgütlü inançlardan ve geleneklerden daha çok etkilenen muhafazakâr insanlar da yaptıklarını daha meşru, kendilerini daha haklı görürler.”

İşte ondandır, “Şehitler ölmez, “ diye haykıranlarla, Köprü üstünde emir kulu on günlük askerin boğazını kesenlerin aynı kişiler olması, ondandır işte…

Tarih, “Sanat Tarihi” ya da “Bilim Tarihi” diye belirtmediğinizde, sadece savaşları ve yapılan kötülükleri anlatır. Ve dünya tarihi yapılan kötülüklerle doludur. Ve her gün yeni bir sayfa ekler tarihine…

Çünkü kötülük sıradandır…

Bilmem anlatabildim mi?

Osmanlı’nın belki de en yumuşak başlı padişahı 3.Selim…
Müzik ve edebiyat aşığı bir padişah; şiir yazıyor, hat sanatıyla uğraşıyor, beste yapıyor, tamburi, neyzen ve hanende yani hiç çekinmeden şarkı bile söylüyor adamcağız…
Yaşadığı yüzyıla göre son derece çağdaş ve batılı bir profil anlayacağınız…
Ancak kendisinden nefret eden bir düşmanı var;”Derviş Efendi” ya da bilinen lakabıyla “Aygır İmam”…
Son derece yobaz, softa, gerici olarak bilinen Aygır İmam’ın 3.Selim’den nefret etmesinin nedeni; padişahın çağdaş fikirler taşıyor olması elbette. Hatta bu nedenle 3.Selim’in tahttan indirilmesiyle sonuçlanan “Kabakçı Mustafa İsyanı“nda da başrol oynuyor…
Ama yazma nedenim bu değil, nedenim; “Aygır İmam” lakabı takılmasına neden olan “oburluğu”…
Öyle ki; 2 okka (yaklaşık 2,5 kg) pastırmanın üzerine, 40 adet yumurtayı kırdırıp, tek başına onu yiyor herif…
Hatta ölümü de bu yüzden oluyor; söylediğim sayılarda yaptırıyor koca bir lengere pastırmalı yumurtasını, yiyor da yiyor. Yetmiyor, kiloluk ekmekle lengeri de sıyırıyor. Ama ne olduysa o anda oluyor, nedense artık, dili şişiyor ve ağzına sığmıyor, boğulup gidiyor…
Şöyle yazar Neyzen Tevfik, Aygır İmam için;”Lüpe geldi mi taparsın semize Aygır İmam,yan bakarsın biraya, konyağa amma,geriden kıç atarsın şaraba, sertçe düze(rakıya) Aygır İmam…”
Hadi neyse gene bu, bu kadar yiyince ölmüş de, New Ottaman çok daha dayanıklı sanki…
Düşünsenize bir belediyeye atanan kayyım 1 ton 600 kg fıstıklı kadayıf, bir diğeri 164 bin 550 liralık kuruyemiş,bir başkası 3,5 ton kırmızı et,öteki üç ayda 255 bin liralık yemek, beriki üç ayda 142 bin liralık yemek yemişti ama…
Daha bugüne kadar dili mili şişen çıkmadı hiç…

CAMANBAY SATO

 

İ.Melih yol açmak için, ODTÜ’nün binlerce ağacını kesmişti ya hani…
Mahkeme 678 gün sonra karar vermiş; “Ağaçlar kesilemez, ağaçların kesimini durdurun…”
Rahmetli anamın dediği gibi;“Bayram geçtikten sonra getirdiğin kınayı münasip bir yerine yak…” derler…

 

Osmanlı’da “Tülbent Ağası” diye bir unvan vardı…
Bakmayın adının “ağa” olmasına, şimdiki ağalarla aşık bile atamazlar yani…
Çünkü bunların görevleri; padişahın çamaşırlarını ve özellikle sarığını korumak, temiz kalmasını sağlamak, padişahı giydirmek falan…
Ama asıl önemli görevleri; hani padişah deniz yoluyla bir yere gidecekse, elinde padişahın kavuğu, konvoyun en başındaki kayığa biner, sahilde toplanan halk padişaha temenna ettikçe, onlar da ellerindeki kavuğu eğerek halkı selamlarlarmış…
Ya n’olacaktı?
Koskoca padişah birde önüne gelene selam mı verecekti yani…
Hem daha “rabia” selamı bile icat edilmemiş, sallabaş mı edeceksiniz koskoca padişahı? Şimdi kolay, çık balkona kapat elinin başparmağını, iki salla bitti…
Bir yerden bir yere giderken zaten sorun yok…
Simsiyah camlı araçların içindekini gören var mı ki, selam verip vermediğini gören olsun…

CAMANBAY SATO

 

Bir zamanlar şöyle demişti Erdoğan;”Biz geldik 270 bin derslik yaptık, 74 olan üniversite sayısını 184’e çıkardık. Biz eğitime çağ atlattık…”
Herşeyi “bina” ile değerlendirirseniz.
Buyrun bu yıl ki üniversite “Temel Yeterlilik Sınavı” ortalaması…
Türkçe…………. 40 soru 14.7 doğru,
Sosyal…………. 20 soru 6.7 doğru,
Fen………………20 soru 2,2 doğru,
Matematik……..40 soru 5,7 doğru…
Bu da “Alan Yeterlilik Sınavı” ortalaması;
Türk Dili ve Edebiyatı 24 soru 5 doğru,
Tarih……………..10 soru 2 doğru,
Fizik……………..14 soru 1 doğru,
Kimya……………13 soru 0,9 doğru,
Biyoloji………….13 soru 1,3 doğru,
Matematik……..40 soru 4,8 doğru…
Atlanılan bir çağ olduğu belki doğru…
Ama sorun, o çağın yönünde…

 

CAMANBAY SATO

 “Kadı kızı Bedire, geldi çıktı sedire.”Böyle derdi rahmetli anam…
Tüm saray ve köşkler Cumhurbaşkanlığı’na bağlanmış.“Amaç korumak” deniyor ama…
Dileriz öyledir. Değilse bile kim karışabilir ki? Zaten tüm saray ve köşkler Cumhurbaşkanı’na ayrılmışken,bağlansa ne bağlanmasa ne yani…
Sarıyer “Huber Köşkü” de onun, “Dolmabahçe Sarayı” da…
Çengelköy “Vahdettin Köşkü” de onun, “Beylerbeyi Sarayı” da…
Beştepe’de “kışlık sarayımız yapıldı hamdolsun, Marmaris “Okluk Koyu”nda ki “yazlık sarayımız” da biterse, kaymaklı ekmek kadayıfı yani…
Boşuna “Osmanlı” denmiyor yani “New Ottaman” sonuçta…
Aynı dedeler gibi…
Misal, II.Mahmut; “Topkapı Sarayı”nı beğenmez, “Beylerbeyi” ve “Çırağan” saraylarını yaptırır…
Misal oğlu I.Abdülmecit; O da bunları da beğenmez, “Dolmabahçe Sarayı” nı yaptırır…
Hem de borçla…
Oradan buradan 5 milyon altın borç alınarak…
Askere ayrılmış para aktarılır önce ama yetmez…
Aylıkları, önce aybaşı yerine ay ortalarında, sonra da 3-4 ayda bir ödemek durumunda kalınır…
Zaten borçlu olan “saray” üç milyon kese borcunu, Maliye Hazinesine aktarınca, Maliye ne yapacağını bilemez…
Neyse ki Kırım Savaşı patlar da,o bahane edilerek dışarıdan borç alınır…
E kolay değil yani, “Sultan”a saray yaptırılıyor sonuçta…
“Padişahım çok yaşa”…
Misal kardeş Abdülaziz; Ekonomiyi “enkaz” şeklinde devralsa da, kendi devrinde de sarayda israftan geçilmez…
5320 kişinin hizmet verdiği sarayda masraf yıllık 2 milyon sterlini bulur…
Çare, “parayı kim çok verirse, makamlar ona satılır”…
Kazanılan paralar mı? Onlar ekonomiyi düzeltmekte falan kullanılmaz. Çünkü paralar “Horoz dövüşüne” gider…
Abdülaziz durmadan horoz dövüştürür çünkü…
Dövüşlerde o kadar kendinden geçer ki; “Arpa vereyim, buğday vereyim, ha gözünü seveyim.  Kızıl ibiklim, şahin beneklim, mahmuzla babam, mahmuzla…” diye bağırmaktan kendini alamaz.
Eh kimi methiyeler düzerek horoz dövüştürür, kimi Boncuklu Deli İbrahim gibi,“Aç kalmasınlar” diye havuzdaki balıklara para atar…
Cebinden mi? Asla…
“Elleri ile cepleri arası kırk yıllık yol” çünkü…
Cep mi? O da aynı Abdülhamit’in yaptığı gibi, İsviçre Bankalarının kasasında saklı…
Harcamanın sadece adı “Hazine-i Osmani”,yoksa harcanan senin paran, benim param…
Yani “El kesesinden sultanım, Develer olsun kurbanım.” İster “Osmanlı” deyin, ister “New Ottaman”,siz bilirsiniz ama bana göre hiçbir şey fark etmiyor…

 

Merkezin bankası, oldu iktidarın kankası…

Merkez Bankası’nın yeni başkanı; “Bankamız kanunla kendisine verilen görev ve yetkiler çerçevesinde bağımsız bir şekilde uygulamaya devam edecektir” demiş ama…
Bağımsız bir kurum olması gereken Merkez Bankası’nın eski başkanı, “Faiz oranını düşürmediği” gerekçesiyle görevden alınmıştı…
Ancak ilginç olan eski başkan görevden alınır alınmaz,AKP bir kanun teklifini acele meclis’e sundu;”Merkez Bankası ihtiyat akçesinin tamamına, Meclis Genel Kurul kararı olmaksızın Hazine el koyabilsin…”
O zaman şunu sormadan edemiyor insan;”Eski başkanın görevden alınma gerekçesi faizleri düşürmemesi mi,yoksa ihtiyat akçesine el konmasına karşı çıkması mıdır?”

 

CAMANBAY SATO

Arşivler