Ali Gençli | Didim Özgürses

Bookmarks

Ali Gençli

Güneş Apollon’un sütunları arasından, kızıllıklar saçarak batıyor  Mavişehir’e doğru. Görkemli  Tapınağın  bitişiğindeki  Oracle Pansiyon kafedeyiz,  kahinlerin, kuytusunda serinledikleri defne dalları arasında. Ahmet amcanın konuğuyuz bu kez.  Okkalı birer kahve yaptı bize Ahmet amca, 3000 yıllık tarihin yanı başında tarihi solukluyor,  kahve keyfi yapıyoruz. Aslında asıl  keyif de Ahmet amcanın anlattıkları sütunların gölgesi üzerimize düşüyor.  Bir Didim gönüllüsü olarak sorularımı ardı ardına sıralıyorum . Aklımda “Dünya Didimliler Günü” olacak olan ilk geliş gününe ulaşmak.

Aşık Ahmet amca anlatıyor, ben dinliyorum hayranlıkla ve merakla.

   “Hatta, hatta bizim iskanımız İzmir Seydiköyüne, bu günkü Gaziemir’e  çıkmış.  İskan orayaymış. Bizim Kuçkar köyü İzmir Seydiköy’e yerleştirilecekmiş, iyi ama bizim orada tütün zamanı köyde  tütün işliyorlarmış. Tütünlerin çürüğünü ayırıp, sağlamalarını balya yapıyorlar, satışa hazırlıyorlarmış. Bu işler bitmemiş daha. Daha  3 aylık tütün işleme zamanı olduğu için mübadeleyi ertelemişler.  Bu sefer de bizim Kuçkar  köyü yerine Seydi köye,  oradan Korucu Köyünün  göçmenlerini  göndermişler.  Şimdi Seydiköy’ de bizim yerimizde Korucu köylüleri oturur.  Onlar oraya yerleştirilince bize de burası kalmış.

    Kuçkar, Devekır’an  ve Töyle  köylüleri,  o günkü adıyla Yoran’a, yani buraya gelmişler. İçlerinde en büyüğü,  en kalabalık olanı Kuçkar köyü, bizim köy.  Ama Kuçkar ve  Devekıran birbirine eşit, Töyle biraz daha küçük bir köymüş.   Üç köy de birbirine yakın komşu köylermiş. ”

Sorularımı sıralıyorum keyifle. “Bu köylerin denize kıyısı var mıymış? “ Var var hepsinin denize kıyısı var. Bizimki daha yakınmış, burasıyla Altınkum gibi onlar da biraz daha geride Bafa Gölü ile burası gibi.” “ Peki gemi nereden kalkmış?”  “Kuçkar’dan.  Töyle,  Devekıranlılar   Kuçkar’a gelmişler.  Hepsi oradan gemiye binmişler eşyalarını, hayvanlarını  taşımış, getirmişler.  Hatta emniyetle getirmişler. Yunan Devleti, göç edenleri koruma altında gemiye getirmiş.  Beş yüz  metreye,  ne Beş yüz metreye,  Elli metreye bir asker dikilmiş,  güvenlik içinde gemiye ulaşsınlar diye. Bir tecavüz,  bir suikast yapılmasın diye koruma altına alınmışlar.  Koruma altında taşınmalarına yardım da etmişler. Katırları , eşekleri, beygirleri ile gelmişler bizimkiler. Oralara iskan edilen Yunan milleti de yardım etmiş bizimkilerin taşınmasına.  İskelede gemiye yüklemişler,  onlar kalmış iskelede.  Bizimkiler açılmış denize.  Tam 9 günde buraya gelmişiz, sallana sallana.

   “Vapur, nasıl bir vapurmuş?”  “Vapur, eski bir vapurmuş,  yandan çarklı. Bir sağa yatarmış, bir sola yatarmış.  Dalgalardan, kaptan dengeyi sağlamak için oradan oraya koşturmuş yolcuları.  Hayvanlar, eşyalar ambarda.  “Gemide ölenler olmuş deniyor.  Aslı var mıymış, bunun?”  “Yok.  Ölüm olmamış, doğan olmuş. Yolculuk sırasında iki doğum olmuş bizim köylülerden. İlkine doğum yapan ebenin adını koymuşlar.  İkinci de kız olunca onunkini de Bahriye koymuşlar, denizde doğduğu için.  

     “Kuçkar’dan soy olarak kaç hane gelmiş buraya?” Soy ismi mi,  lakaplı mı?  Hepsi de lakaplı. Lakabı olmayan hiç kimse yok,  oooo  sayıvereyim sana;  Aşık Ahmet kendinden başlayayım. Abalı Ahmet,  Yancı Ahmet, Yavaş Ahmet,  Yazlıkçı Ahmet,  Uzun Ahmet.  Dolu beyaaa !  Saymakla bitmez  bunlar. “ Siz orada satış filan yapmadınız mı malları?”  “Mübadeleyiz biz.  Yunan milleti buradan giderken ne bırakmışsa  biz de orada her şeyimizi bıraktık. Taşınmaz malını olduğun gibi bırakmış herkes orada. Hatta arıları dahi müsaade etmemişler. Sandık  sandık arılar kalmış geldikleri yerlerde.  Kiremit miremit ,  şu bu… Hiçbir şey almadan gelmişler.” “ Parası olanlar paralarını getirebilmiş  mi?”  “Paraya müdahale etmemişler  yavu!  Tenekeyle altın getirenler bile olmuş .  Orada tütün işlerlermiş.  Amerikan parası Türk lirasından 80 kuruşmuş, Osmanlı lirası 108 kuruş,  bizimkiler 125 kuruşa tütün satmışlar orda. Tütün bol o zaman, bir kilo tütün çıkar 125 lira al. Amerikan parası değersizmiş. O zaman drahmi varmış, Yunan parası, Osmanlı lirası, 108 Yunan drahmisi 125 kuruş. Bizimkiler böyle zamanında tütün işlemişler çok para kazanmışlar. Buraya gönderilirken onun için tütüncü bölgesi istemişler.  Cumaovası tarafı Tütüncü imiş, bu yüzden oraya yollayacaklarmış bizim köyü.”  Yetmiş yaşını  aşmış Ahmet amcanın belleğine hayran oluyorum.  “ Buraya geldiniz, nasıl yerleştiniz? Burada muhtarlık nasıl oluştu?  Üç köy geldikleri için ilk günlerde üç tane muhtar varmış burada. Her köy için bir muhtarlık açılmış.

     Didim Sanat Platformu kurucu üyesi Yazar Zekeriya Işıklı’dan iki yeni kitap birden.                                       “YOK ATIK DAHA NELER”, NE ÇOK ŞEY BİLİR BİLMEYEN” adlı kitaplar mizah- deneme türünde. “Bazen bir şeyleri keşfetmek için sisin içine dalmak gerekir diyen mizahın usta yazarı Zekeriya Işıklı, geçmişin sis perdesini aralayıp olayları ironik olarak sorgulamayı sürdürüyor.” ve “Bütün mesele, bilmek veya bilmemektedir! Her ilmi öğrensek de; kendimizi öğrenmeyi akıl edemeyiz çoğu zaman.’ ve  ‘Yazmak yaşamaktır, yeni ufuklara yelken açmaktır.’ şiarıyla yola çıkan yazar; gülmeyi bir araç olarak kullanır.” görüşlerine yer verilmiş kitaplarının ilk sözlerinde.

Günlük hayatın içinde yaşanan aksaklıkları, bu aksaklıklara karşı vatandaşın tavır ve davranışlarındaki gülünç durumları sürükleyici bir dille anlatan yazar, okuyucuyu zaman zaman  tarihin içindeki mizahi olgulara götürüyor. Ekmeğe Nan-ı  Azizi adının verildiği zamanlardan şimdilerde yaşadığımız; daha çok para kazanma hırsıyla ekmek yapımında halkın sağlığıyla nasıl oynandığını ve yetkililerin bu konudaki duyarsızlıklarını ibretle  okuyorsunuz. Cumhuriyetimizin ilk yıllarında büyük uğraşlarla ülkemize kazandırılan Sümerbank’ın nasıl “hiç” edildiği konusunu irdeleyen yazar, Aşar vergisinden, günümüz vergi sistemine yaşanan süreçleri düşündürücü bir  biçimde açılıyor.

Ne Çok Bilir Bilmeyen kitabının 167. sayfasındaki şu bölümde yazarın aktardığı  anekdot bana ne kadar bildik ve tanıdık bir saptama geldi.

   “Yıllar önce ; Ortadoğu ve Arap dünyasının geri kalmışlığını İngiliz Büyükelçisi Jane Marriott İngiliz avam kamarasında sunduğu, “ Arap Dünyasında Eğitim”  konulu raporunda şöyle anlatıyor;      “ En zeki öğrenciler Tıp ve mühendisliğe gidiyorlar, 2. derece mezunlar ise iş İdaresi ve iktisat gibi bölümlere girerek birinci derece mezunların yöneticisi oluyorlar, 3. derece mezunlar ise siyasete yönlendiriyorlar ve ülkenin siyasetçileri olarak 1. ve 2. derece mezunlara hükmediyorlar. Fakat eğitimde tamamen başarısız olanlar ise Ordu ve emniyete katılıp,  siyaset ve iktisada tahakküm ederek onları mevkilerinden indirip isterlerse öldürüyorlar. Gerçek ve dehşet verici olansa asla hiçbir okula gitmeyenler din adamı oluyorlar ve herkesin kendilerine itaat etmelerini sağlıyorlar.”

Zekeriya Işıklıyı kutluyor, okurunun bol olmasını diliyorum.

Ali Gençli

 

Tüm ağır koşullara  ve olumsuzluklara karşın, tüm ülkede yeniden var olma uğraşısının sürdüğü günlerdi. Bugün, Avrupa’da tarımın doruğa çıktığı ülkelerin esamisi okunmazken  biz kendi kendine yeten yedi ülkeden biriydik… Öğretmenlerimiz bize bunları gururla anlatırken, çocukluğumuzu  geride bırakıyorduk.

Geri kalmış ülkelerin bizi örnek aldığı o günlerde,  her şey yerle yeksan olmuş, Büyük kurtarıcının “İktidara sahip olanlar gaflet, delalet ve hatta ihanet içinde bulunabilirler.”sözleri doğrulanırcasına “geri bıraktırılmak adına” ne varsa adım adım uygulanmaya başlanmıştı.Yani ABD  Emperyalizminin kolları bir ahtapot gibi ülkemizi sarmaya başladığı günlerdi.
Sanayimiz olmamasına karşın, dış ticaretimizin büyük ölçüde tarımsal ve hayvansal ürünlerimizle karşılıyorduk.  Türk tarımındaki gelişmeyi nasıl durdurabiliriz, tarımı ve hayvancılığı yok ederek, bu ülkeyi kendimize daha da bağımlı duruma nasıl getiririz? Konularında araştırmalar yapmak üzere ülkemize  gelen Amerikalı uzmanlar, dağlarından bal, bağlarından yağ akan ve gökyüzünün altındaki en güzel yeryüzü olan güzel Aydın’ımızı da ziyaret ederler.

Germencik’in Mursallı köyüne gelirler… Zeytin ağaçlarını, bilumum meyvelikleri incelerler. Ama en çok da ilgilerini “incir ağacı” çeker. Zamanın kaymakamı, köy muhtarını görevlendirerek konuklarımıza 8-10  adet incir fidanı hazırlamasını söyler. Bir demet, bağlanmış incir fidanı Amerikalı konuklara verilir. Böylece bu gizemli ve ilginç meyve Amerika’da yetiştirilmeye başlanacaktır.
Kahveler, çaylar içilir. Konuklar ve değerli yöneticilerimiz araçlarına binmeye hazırlanırken yorgun, yoksul ama bilgiç bir köylü elinde ağzı mantarla kapalı bir boş şişeyi Amerikalı uzmanların başındaki beyefendiye uzatır. Aynı zamanda bir Türkiye uzmanı olan yetkili merakla, “Bu nedir?” diye sorar köylüye. Köylü dayı bilgiççe, “ Siz şimdi incir fidanlarını  götürdüğünüz yerde dikeceksiniz ya,  işte bu da “AYDIN HAVASI” çünkü bu fidanlar aydın havası olmayan yerde yaşayamazlar.” der.
İşte böyle;  Köy Enstitüleri kapatılmasaydı, toprak ve tarım reformu yapılsaydı, tarım toplumundan  sanayi toplumuna geçişi başarabilseydik, nüfus artışını düzene koyabilseydik, yani o zamanlar ülke kalkınmasının önü kesilmeseydi. Bu gün her anlamda  ileri düzeyde bir dünya ülkesi olmuş olurduk. Sizce?

 

Unknown


Bazı olguların tarihe not düşülmesi gerektiğine inanıyorum. Bu yüzden yaşamımın önemli bir bölümünü geçirdiğim bu kentte, Didim Kent Belleğine katkıda bulunmak için gönüllü bir çaba harcıyorum.
Suavi, bir yiğit adam. Ben onlar için, “ülkemin insan yüzleri” diyorum. Sanata ve muhalif sanatçıya ülkemizde uygulanan değerbilmezliklerden o da nasibini alanlardan. Bu gün, radyolarda, televizyonlarda onu göremiyoruz. Neden? Çünkü dik duruşundan ve hümanist, devrimci yaşam görüşünden hiçbir zaman ödün vermedi.
Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mezunu olan sanatçıyı, Kuşadası 1997 yılında yapılan Kuşadası Altın Güvercin Yarışması’nda en iyi besteci ve en iyi profesyonel yorumcu olarak seçildikten sonra tanımaya başladık.

Didim’de bir çok kez sanat etkinliklerine katılan Suavi, 1994 yılında TRT’de Altın Anten yarışmasında “Yalıçapkını” isimli eseriyle birinci olup Kazakistan Almaata’da 24 ülkenin katıldığı Asya’nın Sesi (Voice Of Asia) yarışmasında Türkiye’yi temsil etmeye hak kazandı. Yarışmada jüri tarafından beş yıldır kimsenin layık görülmediği ve birincinin de üstünde kabul edilebilecek “Grand Prix” ödülünü aldı.


Nazım Hikmet, Ahmed Arif, Hasan Hüseyin Korkmazgil gibi önemli isimlerin şiirlerini besteledi. 35 yıldır müzik dünyasında.
Aynı zamanda kararlı bir aktivist olan Suavi’yle Yönetmen Remzi Kazmaz’ın yönettiği, “KEHANETLER ÜLKESİ DİDYMA” Filmi çekimleri sırasında tanışmıştık. Alçak gönüllü davranışlarıyla sette bulunan herkesin sevgisini kazanmıştı. Belgeselin Gala Gecesi’nde ise onun filmdeki kostümleriyle kahin animasyonunu gerçekleştirmiştim.

Şu sıralar,Türkiye’deki ilk ‘halk ihtilali’ olarak tarihe geçmiş olan, 600 yıl önce yaşanan “ŞEYH BEDRETTİN” olayları film oluyor. Çekimleri Edirne’de devam eden HAKİKAT adlı filmde Şeyh Bedrettin rolünü Suavi oynuyor.
Daha önceki yazılarımda da önerdiğim gibi, ülkemizde ve dünyada bir çok yerde “HEMŞEHRİLİK BERATI” ile onurlandırma sistemi oluşturulduğunda Didim’de de bir eksiklik giderilmiş olacaktır. Çünkü Didim’in sosyal yaşamına önemli bir pozitivizm kazandıracak bu girişimi hak eden ne çok kişi olduğunu hep birlikte görmüş olacağız.


Didim Özgürses-Özel Haber/ Didim’de yaşayan sanatçılar Altınkum’da Didimli şair ve yazarlarla buluşmaya devam ediyor bu kez de tiyatro ve sinema sanatçısı Tevfik İnceoğlu Didim Sanat Platformu üyelerinin konuğuydu. 1967 doğumlu olan Tevfik İnceoğlu ağırlıklı olarak televizyon dizilerinde karşımıza çıkmış ve unutulmaz karakterlere imza atmıştır. Eğitimini İzmir Konak Halk Eğitim Tiyatro’da tamamlayan İnceoğlu, kariyerine 1992 yılında Mahallenin Muhtarları dizisinde başlamıştır. Kariyerinin en önemli dizisi ise 1994 yılında ekranlara gelen Kaygısızlar dizisi olmuştur Aklın Başına Gelsin adlı dizide canlandırdığı Seyfi karakteri de oldukça sevilen İnceoğlu şu an halen tiyatro eğitmenliğine devam etmektedir. Titiyatrosu’nda genel sanat yönetmenliği yapmakta olan Kristal Elma Ödüllü oyuncu Şenlik Name ve Sağ Sağlim filmlerinin yanı sıra Garanti bankasının sevilen reklamında da oynamıştır.
Didim’in kültür ve sanat etkinlikleri bakımından önemli bir yeri olduğunu, Didimli yazar ve şairlerle tanışmaktan memnun olduğunu belirten İnceoğlu yaşamını bundan sonra Didim’de sürdürme kararı aldığını açıkladı.
Didim Sanat Platformu üyesi ve proje sorumlusu Ali Gençli’nin de sinema oyuncusu olduğunu öğrenen Tevfik inceoğlu, tiyatro ve sinema üzerine açıklamalarda bulundu. Başrolünü üstlendiği son filmi “ ÇAM YARMASI 2” adlı fimin Mart ayında izleyicilerle buluşması beklenirken pandemi süreci nedeniyle Ekim-2020 tarihine ertelendiğini söyledi.
Söyleşi sırasında Didim’in tarihsel dokusuyla, doğal yapısıyla bir plato olduğunu söyleyen Ali Gençli de Didim’de bugüne kadar bir dizi filminin çekilememesinin eksiklik olduğunu ifade etti.

Özgürses muhabirine, Günümüz Sinema Dünyası için de düşüncelerini anlatan sanatçı, Benim bu meslekteki 27. yılım. Neler gördüm, neler geçirdim tahmin bile demezsiniz. Ama şu meslekte yaşadığım hiç bir şeyden pişman değilim. Bir çok insanın para ile gidip göremediği ülkeler gördüm. Bir çok insanlar tanıdım. Yapımcı, oyuncu, Yönetmen arkadaşlarım var hepsinden de razıyım. Ama kendini bu bahsettiğim Mesleklerin yerine koyan var. Yapımcıyım deyip film yapamayan. Yönetmenim deyip şaryo’nun ne olduğunu bilmeyen. Oyuncuyum deyip rol kesmeyi oyunculuk zanneden ve bu güzelim mesleğe zarar veren insanlar var.
Ayrıca bu piyasada umut vermeyi seven bir çok insan var. Bu konuda ben bir insana körü körüne umutlananlara kızıyorum. Kimse kimsenin cebinden zorla parasını almıyor. Ne sahte Ajanslar zorla para alıyor. Ne filminde üste para alıp oyuncu oynatanlar zorla para alıyor. Evet belki bir umut dünyasının içindeyiz ama biraz mantık kullanmak gerekiyor. Bir ajans zaten oyuncusundan komisyon alıyor. Neden birde kayıt parası istesin.
Şair Ali Gençli de bunun üzerine evet zaman zaman Aydın’a duyurularla gelip, gençlerin hayallerini ve umutların paraya dönüştüren sahte ajansların toplantılarına ben de katıldım. Orada kandırılan gençlere uyarılarda bulunmaya çalıştım. Hatta benim de kurduğum “ege.casting” adlı cast ajansım var. Bu yörede çekilen filmlere oyuncular sağladığım ama kayıt parası almadığım bir çok çalışmaya katkı sundum. Pinokyo, Dedemin insanları, Entelköy Efeköye Karşı, Şırlan Suyu reklam filmi gibi. Gençlerin bu sahte ajanslarca kandırılmamaları için de sürekli uyarılarımızı sosyal medya üzerinden yapmayı sürdüreceğiz.


16 Eylül 2016’da yitirdiğimiz, Tarık Akan’ın anısına…
Yeşilçam günlerimin en önemli anlarından birisini de “ÖYLE OLSUN” filminin Hürriyet Gazetesi basım tesislerindeki çekimlerinde yaşadım. Yeşilçam Günleri ajandama 21 Mart 1976 Pazar günü, Orhan Aksoy’un yönettiği filmde matbaa işçisini oynadığım ve çekimler sonunda yaşadığım serüven, yaşam dağarcığıma ilginçlikleri eklemeyi sürdürüyordu. Notunu düşmüşüm.
21 Mart 1976/Beyoğlu

Pazar sabahı Necdet’in figürasyonunda sekiz on kişi kadar çekim haberi beklerken Arzu Film görevlisi benimde aralarında bulunduğum dokuz yardımcı oyuncuyu seçti. Nereye gittiğimizi bilmeden görevlinin ardına düştük. İki sokak ötede Kostümcü Niyazi Er’in apartmanında işçi tulumları bölümünde lacivert işçi tulumlarımızı giydik. Dokuz ‘tulumlu işçi’ firmanın minibüsüne bindik. İstiklal caddesi henüz güne uyanıyordu, çöpler, gecenin yenmiş içilmişliğini cadde boyunca gözler önüne seriyor ve kediler sabah ziyafetlerini çekiyordu. Tophane yokuşundan sahil yoluna indik. Karaköy, Galata köprüsü. Sirkeci garı önünden, Gülhane parkı. Cağaloğlu’nda Hürriyet Gazetesi basım tesislerine geldik. Pazar sessizliği burada da sürüyordu, zemin kata indik. Matbaa, bodrum kokusu, mazot, boya ve taze gazete kokusu havasızlıkla birlikte nefeslerimize karıştı. Bilge Zobu, İhsan Yüce, Tarık Akan bir köşede sohbetteydiler. Basım makineleri çalıştırıldı. Yönetmen Orhan Aksoy ve diğer set görevlileri son hazırlıkları yaptıktan sonra gazete patronu Bilge Zobu ve İhsan babanın konuşmaları çekildi. Ardından İhsan babayla Tarık Akan’ın diyaloglarını çektiler. Biz arka fonda trafik yaptık. Usta oyuncular oldukları için iki provadan sonra çekime geçildi. İlk ‘motor’ da İhsan Yüce’nin dili sürçmüştü. Gülüşmelerle çekim yenilendi. Kameranın açıları değişti. Işıklar yerleştirildi. Öğlen arasında ekmek arası köftelerimiz geldi. Oyuncu sayısı az olunca, bir de sanırım Pazar günü olduğu için öğle yemeğimiz kaliteliydi. Setlerde pek nadirdi bu tür kumanyalar. Yemek arasında İhsan baba biz figüranlarla yedi yemeğini sevecenliği ve esprileriyle sevdik onu. Öğleden sonraki çekim için hazırlıklar tamamlandı, rotatifler çalışmaya başladı. Ben arka taraflarda kaldım. Kameradan bugün de uzak kaldığım için üzüldüm.
Aldığım yevmiye önemliydi elbette ama ben asıl işin görüntüsünde takılıyordum. Geçen Perşembe Çakıl gazinosunda çekilen “İKİ KIZGIN ADAM” filminde Kadir İnanır ve Perihan Savaşla aynı karelerde olmak güzeldi. Bir provadan sonra, çekim Orhan Aksoy’un motor sesiyle çekim başladı ama çok geçmeden yönetmenin ‘Stop!’ sesi duyuldu. Tarık Akan çalışan işçilerin yanına geliyor sözlerini söylüyordu. Kadrajdaki rotatiflerin yanında işçinin birisi eğilip kalkıyor makineyle ilgileniyordu. Figüranlardan Naci’yi fırçaladı yönetmen. “Oğlum önündeki işine bakacaksın, kameraya değil !” Oyuncuların kameraya bakması çekimin ciddiyetini zedeliyordu ve çekim yineleniyordu. Kameraya bakmamak önemli bir kuraldı. Asistanına “Değiştirin bu salağı!” uyarısında bulundu Orhan Aksoy. O arada Tarık Akan parmağıyla işaret ederek beni çağırdı giden ‘Kırık Naci’nin yerine. Bir provadan sonra o sahne çekildi. Kırık Naci başka bir çekim sırasında dansa eşiyle kalkması gerekirken kadını masada bırakmış sahneye fırlamıştı. Yönetmen Remzi Jöntürk setten kovmuştu onu. “Boyu çok kısa, onun için kaldırmadım.” yanıtına sinirlenmişti. Bu ilk vukuatı değildi Kırık Naci’nin.
Bizim içinde olmadığımız sekiz-on detay çekimin ardından yardımcı oyuncuları tesislerin yemekhanesine topladılar. Görevlililerin demledikleri çaydan tiryakiler bol bol içtiler, ben bir çayla yetindim, çayı pek sevmiyorum. Ailemizde çay geleneği olmadığından belki de. Ofis, büro çekimleri akşam saat altıya kadar sürdü. Günler uzuyor artık. Hava yeni yeni kararmaya başlamıştı. Ben alt kattaki lavaboya indim. İşim biraz uzun sürmüş olmalı yemekhaneye geldiğimde ortalık sessizdi ve kimse yoktu. Panikledim ve binanın dışına yol alan merdivenlerden inip caddeye indim. Hürriyet gazetesi tesisleri önünde kimse yoktu. Biraz da terk edilmişlik duygusuyla bir korku kapladı işimi. Kapıda ki koruma görevlisinin “Minibüs az önce gitti.” sözleri beni yeni dönüş arayışları düşüncelerine yöneltti. Yürüyerek iki saatten fazla yolum vardı Sultanahmet neresi, Beyoğlu neresi? Gündüz olsaydı neyse. Birkaç kez Beyoğlu’ndan , Tünel’den Eminönü’ne, Kapalıçarşı’ya inmiştim. Ben tedirginlik, korku, şaşkınlıkla ne yapacağımı düşünürken İhsan Yüce’yle Tarık Akan binanın çıkış kapısında göründüler. Tarık Akan beni neredeyse ağlayacak halde panik içinde görünce “Genç ne oldu, seni unuttular mı?” o kadar içtendi ki şaşırmıştım ve heyecanlanırken tüm kaygılarım yok olmuştu? “Hadi gel bizimle, Taksime kadar.” İhsan Yüce de işte böyle kardeşim, bunların gözünde insanın değeri yok!” Karşı kaldırımda park etmiş siyah BMW ye yöneldik hepimiz, İhsan abi arkaya geçti ben de yanına yönelince “Sen öne geç delikanlı, gençler önemlidir bizim için.” Kapısını açan Tarık Akan’a baktım göz göze geldiğimizde göz kırparak başıyla “Haydi geç.” uyarısını aldım ve BMW’nin ön koltuğuna geçtim. “Allahım bu ne ya? İyi ki beni unutmuşlar.” diye geçirdim içimden. Tarık Akan’ın arabasında yan yanaydık. Öğrencilik yıllarımda hayranlıkla filmlerini izlediğim, sakızlardan çıkan resimlerini biriktirdiğim, kartpostallarını anket defterlerime yapıştırdığım yakışıklı, genç kızların sevgilisi şimdi bir karış ötemdeydi. Onlar hala benim unutuluşumdaydılar. “Bu sektörde emeğin değeri yok” dedi , İhsan Yüce araba Gülhane yokuşundan Sirkeci’ye sarkarken. “Örgütlü güç abi.” dedi Tarık Akan. “Örgütlenmeden hepimizin sömürülmesini önlemek mümkün değil.” “Figüranların örgütlenmesi için önderlere ihtiyaç var.” dedim. Nasıl dediğime de şaşırdım. Tarık Akan “Öğrenci misin sen, ne okuyosun?” dedi. Edebiyat okuduğumu, ama işgal altında olduğu için okula gidemediğimi, aslında öğretmen olduğumu, okumayı sevdiğimi, şiir yazdığımı anlattım. Sanırım o da insancılca davranarak bana yardımcı olduğu için biraz daha mutlandı. “Neler okuyosun? Nazım Hikmet?” “Evet dedim. Okulda Edebiyat hocamız bize Nazım Hikmet’i sevdirmişti.” Galata köprüsü boşalıyordu ve boğazdan gemiler geçiyordu. Bu Pazar günü de böyle geçmişti. Hayatımın dağarcığına yeni tortular katarak. “Sizin gibi gençler kurtaracak geleceği sizle çoğaldıkça hayali ihracatlarla memleketi soyanlar azalacak ve yok olacak.” demişti İhsan Yüce’de. Bir süredir manşetlerde “Yahya Demirel’in sunta ihracatı Süleyman Demirel’i köşeye sıkıştırdığını” yazıyor. Kıvrak zekasıyla bu işi de kıvırmaya çalışıyor… Bakalım gelecek günler ne getirecek?

Yeşilçam’a her geçen gün daha çok ısınıyorum. Bakalım günler ne getirecek? Bu gün benim için çok önemli. 21 Mart 1976
Tarık Akan bu filmin ardından bir filmde daha romantik delikanlıyı oynadıktan sonra bıyık bırakmış ve sosyal içerikli, emekten, emekçiden yana filmlerde oynamıştır.
1977 yılında Zeki Ökten’in yönetmenliğini üstlendiği başrollerini Melike Demirağ ve Tuncel Kurtiz ile paylaştığı Sürü adlı filmi bu filmlerin başlangıcı olmuştur. 1978 yılında Cüneyt Arkın ile beraber başrol oynadığı Maden adlı film ile artık her türlü filmde oynayabileceğini kanıtlamıştır. 1982 yılında Şerif Gören ve Yılmaz Güney’in yönettiği Altın Palmiye ödüllü Yol filmi ile çok büyük başarı elde etmiş ve dünyaya adını duyurmuştur. Film 1982 yılında Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünü alan tek film olmuştur ve Akan, En İyi Erkek Oyuncu kategorisinde aday olmuştur. 1990 yılında başrolünü oynadığı Karartma Geceleri adlı film Yeşilçam’ın klasikleri arasında yer almıştır. Tarık Akan, Altın Portakal Film Festivali adlı ödül yarışmasında yedi ödül alan tek erkek oyuncudur. Özlemle ve saygıyla…

“ Kalp deniz, dil kıyıdır…Denizde ne varsa, kıyıya o vurur.”
Mevlana
Sözcüklere yüklediğimiz anlamlar bazen iç dünyamızı yansıtır. Hangi konuda olursa olsun konuşurken ya da yazarken yaşam dağarcığımıza tortulanan ‘an’ların bizde bıraktığı izler gün yüzüne çıkar.
Bakış açılarımız, duygularımız ve düşüncelerimiz; yaşadığımız olayların, etkileşimlerin bizde yarattığı anaforların gölgesinde gelişir. Bu yüzden bir olayı irdelerken ne denli esnek olabilirsek yanılgılarımız o kadar az olur. Konuları sapla samanı birbirine karıştırmadan yorumlayıp paylaşırken olabildiğince bencillikten ve katı düşüncelerden arınmış olmalıyız.

Artık yerini Kuantum düşünceye bırakmakta olan Aristo Mantığında bir önerme ya doğrudur, ya da yanlıştır. Oysa bazen yanlışların doğruları içinde taşıyabileceği gibi, bazı doğrular da yanlışları içinde taşıyabilmektedir. Yani her şey ak ve karadan ibaret değildir. Kuantum düşüncede doğrulara ulaşmanın tek yolunun olamayacağı ve aslında hiçbir şey için bir tek geçerli yol olduğunu ileri sürülemeyeceği savunulur.
Bana göre de insanlarla paylaşılacak düşüncelerde, yapılacak yorumlarda bu, göz önünde bulundurulmalıdır. İç çatışmalarımızı, günlük çıkarlarımızı arka etmeden bir şeyleri değiştirmeye kalkmak yanılgıları ve düş kırıklıklarını da beraberinde getirir.
Bir bilge, “Herkes dünyayı değiştirmek ister ama kendinden başlamak aklına gelmez.” demiş. Doğru söylemiş. Günlük yaşamımızda o kadar çok yakınan, eleştiren insan görüyoruz ki, asıl değişimin kendi duruşunda olması gerektiği bir türlü usuna gelmiyor.
Önce kendi evimizin önünü süpürmeliyiz ki sokağımız temiz olsun. Önce kendimiz dürüst olmalıyız ki hak etmediğimiz davranışlara maruz kalmayalım.
İnsanları iyiler-kötüler diye ayırmamız, onların yüreklerinde iyiliğin de kötülüğün de birlikte yaşayabileceğini kabullenememiş olmamızdandır. Mantık, bilgi dağarcığımızın iskeletidir ve dilimizdeki en kısa ve en önemli kelimelerden bazılarının uygun şekilde kullanılmasını sağlar. Sözlerimiz bu yüzden içimizin aynasıdır. Dağarcığımızın zenginliğinin bir göstergesidir.
“ BİR KELİMEYİ YALNIZCA TEK BİR ŞEKİLDE YAZABİLEN İNSAN, BANA GÖRE BEŞ PARA ETMEZ.” Diyen Mark Twain ne kadar haklı acaba?
Esen kalın…Kendinize iyi davranın.…

ALİ GENÇLİ
Gökyüzünün altındaki en güzel yeryüzünde, dağlarından bal, ovalarından yağ akan bir coğrafyada yaşıyoruz. Bize ne mutlu!..
Günümüzden üç bin yıl önce yaşamış Efesli Herakletios “ Yeni yepyeni sular akar ırmağa girenlerin üstünden. O ırmak ki dağıtır, toplar, biriktirir, akar, yaklaşır, uzaklaşır. İki kez giremezsin ırmağa.” demişti. Denizler Tanrısı Okeanos ile Deniz tanrıçası Tethys’in, oğulları tanrı Meandros’ a adını veren Menderes Irmağı, yukarıda saydığımız yaşanılası güzelliklerin yaşam kaynağı (ydı).
Yeryüzü nimetlerinin değerini bilmeyen bizler, ne yazık ki bu yaşam kaynağının da canına okuduk. Yani bir ezgide “Biz büyüdük kirlendi dünya.” Saptamasında olduğu gibi, insana keşke büyümeseydik ve hep çocuk kalsaydık! dedirtecek duruma getirdi.
Uzunca bir süredir, elle tutulur bir gelişme sağlanamadığını üzülerek izlediğimiz kurtarma çalışmalarının ağır-aksak sürdüğü Uşak, Denizli ve Aydın coğrafyasını kapsayan Menderes havzasında, durum her geçen gün tehlikeli bir biçimde çözümsüzlüğe yol alıyor. Çevre tüm canlılar için yaşanılmaz bir duruma gelirken, yani yaşamı yok ederken; yaşamak için tüketmekte olduğum tarımsal ve hayvansal gıdalar yaşamımızı tehdit eder boyuta ulaşmış bulunmakta.
Geçtiğim yıllarda katıldığım “Söke Yurttaş Girişimi” toplantısında çevreci dostların anlattıkları beni dehşete düşürdü. Bu kirlenmenin farkında olmadığımız etkileri yanında, duyarsızlığın da olayın vahametini anlatıyordu. Pazardan, manavdan, marketten aldığımız sebzeler, yörenin can suyu menderesten besleniyor. Yöredeki hayvanlar bu sularla büyümüş bitkilerle beslenip gelişiyor. İçtiğimiz yer altı suları, ırmaktan sızan sularla çoğalıyor. Bu suyu içiyoruz, sebze, meyve ve hayvansal gıdaları tüketiyoruz. Buraya kadar her şey normal. Peki, Menderes nehrindeki insan sağlığını tehdit eden ve her geçen gün hızla artan kirliliğin farkında mıyız? Ve bu suyla yetişen cümle nebatatı tükettiğimizde vücudumuza giren zehir, ömrümüzün ne kadarını çalıyor bizden? Biliyor musunuz?
İşte, Söke Yurttaş Girişimi bu konuları gündeme getirerek bizi farkındalığa davet ediyordu.
Konuşmasında yukarıdaki bilgileri aktaran Herbalist Yaşar Savaşçı; ” Bu miktarlar Uluslararası toprak kirliliği kriterlerine göre çok yüksek olduğu görülmüştür. Bazı istasyonlarda ise Bakır ve Çinko topraktaki metal miktarlarından daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Örneğin Uluslar arası kritere göre Kadminyum metali en fazla 1-3 mg/kg olması gerekiyormuş. Büyük Mendereste bu çok yüksek görülüyor. Diğer tüm ağır metaller için de aynı şey söylenebilir.” derken, “Bu ağır metallerin hepsinin de insan sağlığı üzerinde çok büyük olumsuz etkileri tespit edilmiştir. Kanserojen etkileri açıkça tespit edilmiştir. Özellikle de Söke halkının bu konuda daha çok duyarlılık göstermesi gerekiyor. Hem Büyük Menderes, hem de Söke Çayının ağır metalli suları ile sulanan araziden sofralarımıza gelen sebze ve meyvelerin bizi ağırdan ağıra zehirlediği görmesi gerekiyor.Zaten çevrede son dönemlerde kanser vakaları hızlı bir şekilde arttığı kamuoyu tarafından da dillendirilmektedir. Bu neden yöre halkının kendi sağlığı ve gelecek kuşakları için bu konuya müdahil olup, devletin ve kurumlarının etkin tedbirler almasını sağlaması ivedi bir görev haline gelmiştir.” uyarısını yapıyor.
Unutmayalım, farkındalık yaşamımıza kalite katar…


Ali Gençli
Didimli Şair-Yazar Bülent Nizam’ın yazdığı “MEDUSA’NIN LANETİ” adlı roman kitapçı raflarında ve internet satış sayfalarında yerini aldı. İlk Medusa romanı özelliğini taşıyan kitap, 176 sayfadan oluşuyor. “Didim Kitap Okuyor” etkinliğinde okurlarıyla buluşup kitaplarını imzalayan Bülent Nizam kitabında kendisini, 1962 yılında Eskişehir’de doğdum, Eğitimime devam ederken babamın yanında çalıştım. Eğitimim bitince baba mesleğime devam ettim. 1989’da yerleştiğim Bursa’da kendi iş yerimde doğalgaz tesisat işleri ve kombi onarım işleri yaptım. Yurt içinde ve yurt dışında çeşitli şantiyelerde mekanik tesisat teknikerliği yaptım. Bu çalışmalarımın sonunda emekli oldum. Ortaokul sıralarında yazmaya başladığım şiirler ve kısa öyküler zamanla sosyal medya ortamlarında paylaşıldı. Yazdıklarımda hayata dair hüzün, sitem, aşk!a yer verdim.
Elinizdeki romanımdan önce yayınlanmış B’AŞK’A ŞİİRLER adlı kitabım yayınlanmıştır.” Sözleriyle tanımlamış.
Romanı ile ilgili olarak yazdığı önsöz’de ise yazar; “Medusa’nın Laneti” Tesadüflerin ve cinayetlerin birbiri ardına yaşandığı, kehanette bahsedildiği gibi Medusa’nın, kendisine ilgi duyan ve sahip olmak isteyen herkesi, laneti ile perişan edip yok eder. Elinizdeki kitap, okurken merakın ve heyecanın hazzını yaşayacağınız, birbirinden ilginç yaşam öykülerinin yer aldığı bir serüven ve polisiye romanı.” Açıklamasını yapmış.
Akıcı bir üslupla bir filmi anlatır gibi yazılmış eserde, olaylar birbiri ardına sıralanmış. Apollon Tapınağı ve Didim, Altınkum üçgeninde geçen olaylar ilginç betimlemelerle süslenmiş. Yazım Kuralları açısından biraz zayıflık gösterse de elinize aldığınızda bırakamayacağınız Medusa’nın Laneti adlı roman İlk Medusa romanı olması özelliğini taşıyor. Başkomiser Serra-1 üst başlığı konan romanın devamının da yazılacağı anlamına geliyor. Didim’in kültür yaşamında, Didim Nefes Derneği çalışmalarına destek veren ve Didim Sanat Platformu fikir babası olan Bülent Nizam kardeşime başarılar diliyoum…

* Yaşam olduğumuz yerle, olmak istediğimiz yer arasında yaşadığımız ‘gel-gitlerle geçip gidiyor. Hem de inanılmaz bir hızla. Yaşamın hızını fark edemiyoruz. Dünyanın evrendeki dönüşünü hissedemediğimiz gibi. Eksiğimiz farkında olamamak.
* “Farkındalık” öz gücümüzün temelidir. İrademizin gücünü farkındalığımızdan alırız. Güçlü bir irade bizi hedeflerimize az emekle kısa zamanda ulaştırır. Bu da istediğimiz yerde olmayı kolaylaştırır.
* İrademizi kuşatan ve bizi durağan kılan; yaşamımızı başka güçlerin yönlendirdiği inancıdır. Yaşadıklarımızın yazgımız olduğunu, kaderden kaçılamayacağını düşündükçe isteklerimiz gerçekleştirmemiz mümkün olmamaktadır çoğu kez. Kadercilik iç potansiyelimizin en büyük engelidir.
* Çevremizdeki bir çok insan ne yazık ki yeteneklerinin öz güçlerinin farkına varmadan, kendilerini kaderlerine terk etmişler ve yaşamlarını rastlantıların değiştireceği beklentisi içine düşmüşlerdir.
* Oysa her insan; kendi hayatının efendisi olma çabasını sürdürmeli yaşamını kuşatan engelleri bir bir ortadan kaldırma uğraşısı içine girmelidir. Yaşama tam anlamıyla yerleşmek, kendi isteklerimize göre yaşamak ve geleceğimize hükmedebilmek bizi, “hayatımızın efendisi” yapar.
* “Hayatımı isteklerimle biçimlendirdim.” diyebildiğimizde, “Kendimiz miyiz?” sorusunun yanıtı “Evet.” olacaktır.
Yaşamın ‘an’lardan ibaret olduğunu anlatan J.Luis Burges’in şiiri farkındalığı’da en mükemmel şekilde tanımlıyor…
ANLAR
Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya, / İkincisinde, daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım. / Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar, /Çok az şeyi /Ciddiyetle yapardım. /Temizlik sorun bile olmazdı asla.
Daha çok riske girerdim. /Seyahat ederdim daha fazla. / Daha çok güneş doğuşu izler, / Daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim. /Görmediğim bir çok yere giderdim. / Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye. /Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine. /Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben. / Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu. /Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten. / Anlar, sadece anlar. Siz de anı yaşayın. / Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan,
Gitmeyen insanlardandım ben. /Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım. /Eğer yeniden başlayabilseydim, /İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım. / Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla. /Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır, /Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.
Ama işte 85’indeyim ve biliyorum… ÖLÜYORUM… /JORGE LUIS BORGES

Arşivler