Ali Gençli | Didim Özgürses

Bookmarks

Ali Gençli

     Her şeyin, anlamdan ve değerden yoksun olduğunu savunan bir felsefi görüşün adıdır, Nihilizm. Diğer bir tanımla, hiççilik, yokçuluk. Nihilistler Tanrı’nın varlığını, iradenin özgürlüğünü, bilginin imkânını, ahlâkı ve tarihin mutlu sonunu reddederler.

Bir yandan yerleşik toplumsal düzene başkaldırmayı temsil eder. 19. Yüzyılın ortalarında Rusya’da yayılan Nihilizm, Friedrich Nietzsche, Ludwig Andreas, Albert Camus, Sartre, Arthur Schopenhauer ünlü Nihilistlerdir. Neyzen Tevfik ise ünlü bir Türk Nihilistidir .

      “Bindik bir alamete, gidiyoruz selamete.” dedirtircesine, yaşamakta olduğumuz bu günlerde; bilen, bilmeyen herkes her şeyi söylüyor. Derler ya, ağzı olan konuşuyor. İnsanlar büyük bir karamsarlık içinde kaygılar büyüterek bir bilinmeze sürükleniyor. Süreç Nihilistleri haklı çıkaracak bir yönde gelişiyor. Ne kadar “Normalleşme” adı konmuş olsa da yaşadığımız günler, yarınlara meçhul bir gidişle akıyor. “Değer ve amaç” yoksunluğu anlamına gelen Nihilizm bilimsel verileri de hiçlik olarak değerlendirirler. Bir iğne ucundan binlerce kez küçüklükte bir virüsün teslim aldığı insanlık, şartlanmış çaresizliğin pençesine düşmüş bir durumda. Her gün yeni mutasyonlarla şekil değiştiren ve yok edilmesi olanaksız hale gelen bu virüsün tutsaklığından ne zaman kurtulacağımız konusunda umut verici  açıklamalar duyamıyoruz. Aşılar umut gibi görünüyor, ama aşıların; “oluşum süreçleri yeterli aşamalardan geçmediği, üretilen çeşitli aşıların hangisinin tercih edilmesi gerektiği, yoksul ülkelerin aşı bulmakta zorlandığı için dünyanın tam bağışıklık kazanmasının mümkün olmadığını ve bu yüzden hastalığın yok edilemeyeceğini ve tehlikenin hiçbir zaman geçmeyeceği, aşı yapılanların bile birkaç zaman sonra bağışıklıklarını yitirecekleri” gibi karamsarlık çığırışları sosyal medyayı meşgul ediyor. Vesselam yaşam biçimimiz eski durumuna dönemeyeceğimiz şekilde değişmiş durumda. Yaşamımızdaki her şey bir “hiç”liğe doğru gidiyor.

    Diğer yandan, pek gündeme düşmese de bazı görüşlere göre, konuyu “Öjenizm”e de  getirenler var. 

     Yıllar önce rastladığım bir magazin dergisinde ayrıntılarıyla okuduğum yazıdaki iddiaya göre; “Son yüzyılda Doğu toplumlarında ailelerin erkek çocuk sahibi olma isteğinin artması üzerine, tıptaki gelişmeler erkek nüfusunun olağanüstü çoğalmasına neden oldu. Bunu gören dünyanın egemen güçleri, bu fazlalık erkeklerin bir bölümünü terörist olmaya yönlendirirken, diğer bölümünü de silahlı devlet gücü haline getirip birbirine kırdırma planını hayata geçirmiştir.” deniliyordu. Ne kadar doğruysa…

   İnsan soyunun genetik yardımıyla iyileştirilmesini, insanın zayıflığı olarak kabul edilebilecek şeylerin düzeltilmesini amaçlayan sosyal bir anlayış olan  Öjenizm. Tanımındaki masumiyetten çok uzakta yeryüzü acılarının kaynağı olmuştur.  Hızla artan insan nüfusunun yeryüzü için bir tehlike olduğunu düşünen varsıllar, dünya nüfusunun artışını engelleme çalışmalarına milyar dolarlar harcarken,  öte yandan fütursuzca,  insanların yarıdan fazlasını çeşitli yöntemlerle ortadan kaldırarak kendilerine daha rahat  yaşayabilecekleri bir dünya yaratmak istedikleri çeşitli şekillerde ifade edilmektedir. İşte; Soner Yalçın’ın Saklı Seçilmişler kitabında bir diz aile adı sıraladıktan sonra; “ Saklı seçilmiş aileler var, dünyalarını sizinle paylaşmak istemiyorlar. Onları siz seçmediniz, yok etmek için onlar sizi seçti! (Sayfa:472)

     İnsan, yaşamımızı alt üst eden “PANDEMİ” de  “Yaşadıklarımız, bu yok etme projesinin bir parçası mı? “diye düşünüyor.

Didim 12. Barış Şenliğinin özel bölümü olan Kehanetler Ülkesi Didyma belgeselinin gala gecesinde animatör olarak  kehanetler ülkesinin kahini rolünü üstlenmiştim. Film çekimlerinde giyilen kahin giysileriyle Apollon Tapınağı’nın girişinde hazırlanan dekorlu bölümde galanın konuklarını karşıladık, muhafız rolündeki arkadaşım Bedri Altıntaş ile!

Hazırlanan köşede aksesuarların birisi de dilek sandığıydı. Ve ben; ”Dileklerinizi, gelecek düşlerinizi yazacağınız kağıtları dilek

sandığına atınız. Kehanetler ülkesinin kahinleri tüm gece bu dilek ve

düşlerinizi gerçekleştirmek için çalışacaklar.” sözlerini onlarca kez yineledim

durdum gece boyunca.

Tanıdık tanımadık izleyicilerin bir bölümü dilek sandığının çevresinde toplandılar ve dileklerini yazdıkları kağıtları sandığa attılar; Önce: ‘Çocuklarıma sağlık! Aileme mutluluk! Mesleklerinde başarılar diliyorum. Bebeğime sağlık! Evime huzur!’ ‘I wishI gut money, to start, a shop selling swords.’

(Bol para istiyorum. Tüm insanlık için iyilik temenni ediyorum.

Umarım çok kısa bir zamanda güzel bir işim olur.) ‘Hayattan

beklentilerimin gerçekleşmesini ve sevdiklerimin yanımda olmasını

dilerim.’

‘Güzel bir gelecek!’ bir solukta okuyabildiğim dilekler bunlar. Gördüğüm bu denli yoğun ilgiye şaştım. İnsanların doğa üstü güçlerden beklentileri ne denli çokmuş. İnsanın bugününü, yarına bağlayan imgeleridir. Her insanın mutlaka hayalleri vardır. Gelecek umutlarımız, imgelerimizle güçlenir. Bu da önümüzdeki dilek sandığına atılan dilek kağıtlarıyla dile getirildi o gece.

 

Galanın ve gösterimin başlamak üzereyken, gecenin bir yerinde kalabalığın içinden Cüneyt Arkın’ın ansızın çıkması da bir düş gibiydi sanki! Figüranlık yıllarımda birkaç film setinde karşılaştığımız Malkoçoğlu’na “Hoş geldiniz!” demek için yanına yaklaştığımda, ona Yeşilçam günlerinden birkaç anı paylaşırken flaşlar patlamaya başladı. Remzi Kazmaz’ın  yönettiği Kehanetler Ülkesi Didyma belgeselinin gösterimi başlamadan önce tapınak hınca hınç dolmuştu.

Üç bin yıl öncesini tüm ihtişamıyla günümüze taşıyan tapınak kendi belgeselinin gösterimine ev sahipliği yapıyordu.

Cüneyt Arkınla gösterim sırasında da söyleşilerimiz sürdü. Bu sırada çekilen bir fotoğraf ulusal bir gazetede “ Cüneyt Arkın bir film çekimi sırasında dövdüğü figürandan  30 yıl sonra özür diledi.” Asparagasıyla haberlenmişti. Bir gazeteci olarak bana çok ilginç gelmişti, asparagas bir habere konu olmak.

* Kahraman Türk kadını! Sen yerlerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde yükselmeye layıksın. ATATÜRK   *Kadınlar ile ilgili yapılabilecek üç şey vardır. Onu sevebilir, onun için acı çekebilir ya da onu edebiyata çevirebilirsin.  Henry Miller *Kadın olmak çok zor bir iştir çünkü erkeklerle uğraşmak zorundadırlar.  Joseph Conrad   *Dünyayı kadınlar yönetiyor olsaydı hiç savaş yaşanmazdı ancak 28 günde bir derin müzakereler yaşanırdı. Robin Williams  *Yeryüzünde gördüğümüz her şey, kadının eseridir. ATATÜRK  *Anne yazılmış en güzel şiirdir. Ali Gençli *Cehaletin tek korkusu kadındır. Çünkü kadın öğrenirse çocuklarını da öğretir. Anonim *Dişisine şiddet uygulayan tek canlı insandır.  Anonim  * Ve kadınlar, bizim kadınlarımız: korkunç ve mübarek elleri ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle anamız, avradımız, yarimiz ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız…Nazım Hikmet Ran

Kadına bakışı irdelediğimizde, evrensel değerlere ulaşmış hümanist bakış açısı aslında diğer görüşlere göre çok ileri aşamadadır.  Ancak, bunlar olması gereken, insanca görüşlerdir. Tüm bunlara karşın, yaşamın gidişatını olumsuzlaştıranların kadınlara karşı yarattığı insanlık dışı davranışlarla  mücadele gereği ortaya çıkmıştır.

İlk çağlardan beri kadın ve erkek,  her zaman birbirlerini tamamlayarak yaşamıştır.  Genellikle biyolojik ve fiziksel nedenlerden ötürü cinsiyete dayalı iş bölümü yapılarak sosyal yaşamda denge kurulmaya çalışılmıştır.  Bazı dönemlerde kadın oldukça ön plana çıkmış, anaerkil yaşam süreçlerinde, doğurganlığı nedeniyle kutsallık atfedilen kadın, zaman zaman tanrıçalaştırılmıştır.

Orta Asya Türk Devletlerinde kadınlar önemli siyasi haklara sahipti. O dönemlerde Türk kadını, evin harem kısmında yaşayan, erkeklerden kaçan, haklardan yoksun, pasif  bir durumda değil, sosyal ve siyasi hayatın her noktasında aktif olarak yer almış, saygı gösterilmiş bireyler olarak yaşamışlardır. Yine o dönemlerde erkek ve kadın eşit haklara sahipti ve cinsiyet ayrımı asla yapılmıyordu. Büyük bir serbestliğe sahibolan kadınlar, ata binmek, avlanmak, dövüşmek ve şaman ayinlerini düzenlemek gibi haklara sahipti.  Devlet yönetiminde de hatunluk hukukuna sahip Türk kadınının, eşinin yanında bir yeri ve söz hakkı bulunurdu.

Bununla birlikte bazı dönemlerde ve çeşitli toplumlarda  kadın, hiçbir hakkı olmayan değersiz bir eşya, bir nesne olarak görülmüş, hatta köle durumuna düşürülmüştür. Bu farklılıkları, yaşanılan toplumun anlayışına ve dönemin şartlarına  göre de değerlendirmek mümkündür.

Zaman içinde Türk kadını siyasi hakları kullanma açısından bazı sınırlamalara tabi oldu. Osmanlı Devletinde Tanzimat fermanının ilanına kadar olan süreçte kadınlar bir çok haktan yoksun kalmışlardı. Kadınların, toplumun kendisine uygun gördüğü, annelik, ev hanımlığı rolleri dışında kamusal yaşama girerek siyasi hakları kazanması ancak demokrasi, insan hakları, eşitlik kavramlarının gelişmesi sonucunda gerçekleşmiştir. Bu hakların kazanılması, uzun bir evrim sürecinde olmuştur. 20. yüzyıla gelinceye kadar kadınların siyasal ve toplumsal hayattaki rolleri sınırlıydı.  Meşrutiyet döneminde kurulan bazı kadın dernekleri ve basın sayesinde Osmanlı kadını genel anlamda kadın haklarını arama yoluna gitmiş, siyasi hak talebini dile getirmeye başlamıştır. Ancak Türk kadınının gerçek anlamda siyasi hakları kazanması Cumhuriyetin ilanından sonra çıkarılan yasalarla gerçekleşmiştir.

 

1900’lü yılların başında  Kadınlar Dünyası adıyla yayınlanan bir dergide kadın sorunlarına değinen yazılar yayınlanarak Osmanlı kadınının toplumsal hayatta etkin rol oynaması gerektiği savunulmuştur.  Bu dergiyi çıkaranlar 1913 yılında kurdukları  “Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti”

(Osmanlı Kadınının Hakkını Savunma Derneği) çatısı altında toplanmışlar ve kadın haklarının geliştirilmesi için mücadele etmişlerdir.

1920’li yıllara gelindiğinde ise kadınların siyasi hak talepleri yüksek sesle dile getirilmeye başlanmıştı. Bu talepler karşısında erkekler tarafından karşı düşünceler ortaya atılmış, bunlar zamanın gazetelerine yansımıştır. *“ Bu asabi tabiatlı cinsi latifler kırmızı rujlarıyla Meclise girseler seyretmek ne kadar da hoş olurdu.”    *“Hanımların siyasi hayata atılmaları, fırkalara girmeleri,mebus olmaları kadınlığa has müfrit şiddet ve heyecan ile siyasi münakaşalara girişmeleri hiç fena olmaz. Yalnız korkarız ki ilk mebus hanımın ilk işi, hain erkeklerin ipek kumaşlara, ipek çoraplara ve sair kadın tuvalet levazımına vazettikleri gümrük vergilerini zalimane bularak Meclise bunların ilgasını teklif etmek olmasın? Mecliste sık sık moda etrafında münakaşalar cereyan eder. Hanımların balolarda smokin mi yoksa tuvalet mi giymelerinin daha uygun olacağına dair, mesela İstanbul mebusesi ile İzmir mebusesi arasındaki hararetli mücadeleyi bütün erkek mebusların merak ve tebessümle dinleyeceğine şüphe yoktur

İlk kez 1930 yılında kadınlara belediye seçimlerine katılma hakkı tanınmıştır. 1933 yılında Köy Kanununda yapılan değişikliklerle kadınlara köyde muhtar ve ihtiyar kuruluna seçme ve seçilme hakkı verildi. Çine karpuzlu nahiyesinin Dereköy’ünde ilk kadın muhtarımız Gül Hanım muhtar seçildi. Gül Hanım, İçişleri Bakanına yazdığı telgrafta “Çok derin saygı ve sonsuz bağlılıklarımla Karpuzlu nahiyesi kadınlığının şükran ve tazim hislerini arz etmekten bahtiyarım.” demiştir.Yine 1934 yılında aydın bir kadın topluluğunun Türkiye Büyük Millet Meclisine kadar bir gösteri yürüyüşü yaparak bütün siyasî hakların kendilerine tanınmasını istemeleri üzerine, o sırada çalışma odasında bulunan ATATÜRK “Arkadaşlar, kadınlarımız Mecliste görev isteğinde haklıdırlar. Hemen kanun tasarısı için çalışmalara başlayınız” direktifini vermiştir. 5 Aralık 1934 günü  1924 Anayasasının bazı maddeleri değiştirilerek Türk kadınına, ile genel seçimlerde seçme ve seçilme hakkı verilmiştir.  Yasa görüşmeleri  sırasında İsmet İnönü “Yüce saylavlar,(Milletvekilleri) kadınların saylav seçmek ve saylav seçilmek hakkına sahip olmaları için yüce katınıza teklif sunuyoruz. Kadınlarımızın Türk tarihindeki haklı yerleri erkeklerle beraber,  daima memleketin ve milletin mukadderatı söz ve tesir sahibi olmalarıdır. Türk kadını tarihte ne vakit haklı ve itibarlı yerini bulmuşsa, budun mukadderatı üzerinde kendini, tesirini göstere bilmişse, erkeklerle beraber karışık ve güç yurt işlerinde el ele çalışabilmişse, işte o zaman Büyük Türk ulusu kudretiyle, medeniyetiyle bütün dünyayı kaplamıştır.” şeklindeki konuşması kadınlar arasında büyük takdir toplamıştı.

Atatürk bu hakkın kadınlara lütuf olarak verilmediğini, kadınların kurtuluş savaşında gösterdiği mücadele ile bu hakka zaten layık olduklarını kanıtladıklarını söylemiştir. “Siyasal ve toplumsal hakların kadın tarafından kullanılmasının insanlığın saadeti ve prestiji açısından gerekli olduğuna eminim” şeklindeki sözleri, Atatürk’ün  kadın hakları konusundaki düşüncelerini yansıtmaktadır. Yasanın çıkmasından sonra Vakit Gazetesi (06.12.1934) “ Türk kadını büyük sevinç içinde. Dünün süs kadınım bugün ulus saylavı, Atatürkün yoldaşı”  manşetiyle haberlemiştir.

Ankara’da halkevinde meclise saygı ve şükranlarını sunmak için Afet İnan’ın başkanlığında  yapılan bir toplantıda Sıdıka adındaki genç kızın sözleri Türk kadınının duygularını özetlemektedir.         “ Kadınlar, Türk Kadınları, Türk tarihi, Türk kadınlarının yüksek yerini belirten büyük bir eserdir. Son yüzyıllar, bu hakikatı bizden gizlemek ister. Fakat hakikat gizlenir mi? Arkadaşlar kadının layık olmadığı derecede, haklarından mahrum oluşu cemiyet için geriliğin başlıca amilleri arasındadır. Cumhurluk dönemi bu kötü hatıraların hepsini birden sildi. Biz, alnımız açık, Türk ırkının yüksek kabiliyetleri içinde, artık yerimizdeyiz.”   

      Kadınların ilk kez oy kullandığı vemilletveli adayı olduğu 1935 seçimlerinde, 18 kadın milletvekili seçilmiştir.  Fransa da kadınlar 1944 yılında, Yunanistan’da 1952, İsviçre’de 1974 yılında seçme ve seçilme hakkına kavuşmuşlardı. 1934 yılında, dünya genelinde 28 ülkede kadınların milletvekili seçme ve seçilme hakkının bulunuyordu.

 

 

 

    Cumhuriyetin kadınlarımıza kazandırdığı seçme ve seçilme hakkıyla bugün, Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında bulunan   AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin,        “Kadın cinayetlerini gündeme getiren vekile yanıt verirken TBMM’de yaptığı konuşmada, “Bu ülkede AK Parti gelene kadar kadın kelimesinin adı yoktu Türkiye’de” demişti.

Demişti ama;                                                                                                                                       *Medya olayları abartıyor. Kadına yönelik şiddet, algıda seçicilik. Fatma Şahin (Bakan)                                                                                                                                                   *Kızlarına sahip çıksalarmış. Celalettin Cerrah (Emniyet Müdürü)                                                

*Yedi yaşında kız çocuğu evlenebilir. Nurettin Yıldız (Vakıf Başkanı)                                  

*Kırmızı otomobil alan kadın evlenemiyor. Abdurrahman Dilipak (İslamcı Yazar)                      *Hamile kadının sokakta dolaşması terbiyesizlik. Ömer Tuğrul İnançer (?)                                         *Erasmus değil, orgasmus projesi. Yusuf Kaplan (Yazar)                                                   

 *Tecavüze uğrayan doğursun, devlet bakar. R.Akdağ (Sağlık Bakanı)                                                        * Amerika’da da oluyor. Çenenizi kapatın.   Cemile Bayraktar  ( Kadın ve Yazar)                                                                                                                                        

*Türk kadını evinin süsüdür. Vecdi Gönül (Bakan)                                                                  

*Kadınlar iş aradığı için işsizlik yüksek. Mehmet Şimşek ( Bakan)

*Kızlar okuyunca erkekler evlenecek kız bulamıyor. Erhan Ekmekçi (İl Meclis Üyesi)                                                      

*Tecavüzcü, kürtaj yaptıran tecavüz kurbanından daha masumdur. A.Sefer Üstün                          (AKP İnsan Hakları Komisyon Üyesi)  

*Anası tecavüze uğruyorsa neden çocuk ölsün?Anası ölsün.   Melih Gökçek  (Belediye Başkanı)                                                                                           

 * Bir kadın çalışmayı tercih ederek fuhuşa hazırlık yapmış olur!  Nureddin Yıldız (Vakıf Başkanı)                                                                                                                                         

  * “Kadın erkek eşitliği bu işin fıtratında yok” ( ? )                                                             

*Kızı kendi havasına bırakırsan ya davulcuya varır ya zurnacıya.   (anonim)                                                                                                                                                              * Dekolte giyene tecavüz ederler. Prof. Orhan Çeker                                                          

 *”Annen de olsa diz kapağı üstü tahrik eder”  Alpaslan Kuytul (Vakıf Başkanı)                                        *Sevgililerin el ele dolaşmaları günahtır. Diyanet       

  *Neden tertemiz, iffetli kızlarımızı işyerlerine yolluyoruz? Hayat Rehberi

 *Allah dayak cezasını bahşederek, kadını onurlandırmıştır. ( ? ) 

*Kadın herkesin içinde kahkaha atmayacak. Bülent Arınç (Hükümet Sözcüsü)                        

*Kadınları hafifçe dövüp korkutabilirsiniz. Mehmet Demir (Kırıkkale AKP il Başkanı)               

*Sizde mini eteği giyip, soyunup laik sitemin ahlaksızlaştırdığı sapıklar tarafından tacize uğrayınca bas bas bağıramayacaksın Nihat Doğan ( Ne idüğü Belirsiz)   açıklamalarını yapan zihniyetin bir temsilcisi olduğunu unutmuş herhalde.                       

 

Hacılar, Hocalar, Profesörler, Gazeteciler, Politikacılar, Bakanlar, Emniyetçiler, Belediye Başkanları, Vakıfçılar ve  Televizyoncuların  “KADIN” konusundaki görüşlerini kendi pencerelerinden değerlendirdiklerini ve okurlarına, seçmenlerine, izleyicilerine anlatıp, marjinallikleriyle manşetlere düştüklerini  sanırım medyada, sosyal medyada görmüşsünüzdür. Dikkat ederseniz tüm açıklamalarda, kadının sosyal yaşamda yerinin olmadığı, evine kapanıp ikinci sınıf vatandaşlık görevlerini yerine getirmeleri, aksi halde başlarına gelecek olan her türlü kötü olayın sorumlularının kendileri olacağı ifade edilmektedir.  Ana olan, bacı olan, eş olan ve o ahkâm kesenlerin de varlık sebebi olan kadınlarımız, cinsel bir obje durumuna düşürülmekte, küçültülmekte ve aşağılanmaktadır. Adı geçen bu beyefendilerin hatırı sayılır çoklukta hitap edebildikleri, yönlendirdikleri kitleler olduğu muhakkak.  Bu, hümanizmadan uzak, kadını insan olarak kabullenmeyen, kadını dışlayan, ötekileştiren, cinsiyetçi bakış açısında ısrar eden,  adeta şiddeti öven  görüşlerin, bugün yakındığımız “kadına şiddet”in temel kaynağını beslediği, su götürmez bir gerçektir.

Bu nedenledir ki;

*2020 yılında 300’den fazla kadın  öldürüldü. Geçen yıllarda gazetelerde yayınlanan, ( bu günkü sayılarını saptayamadığım) bir haberde 241 polis, 91 asker, 17 özel timci, 15 korucu, 45 gardiyan, tecavüzden yargılandı ve hiçbir ceza almadı. Haberleri ilginç değil mi?

* Tecavüz ederken suçüstü yakalanan adam, henüz tecavüz gerçekleşmediği için ”yarım kaldı” indirimi, tecavüzünü kameraya kaydeden sapık, “eski sevgilisiymiş” indirimi, tecavüzde bağıramadığı için, “rıza göstermiş” indirimi, üvey kızına tecavüz edip, “aldığı ruh sağlığı bozulmadı raporu” indirimi, tecavüz edip, hamile bıraktıktan sonra “ zaten bakire değildi” indirimi, tanımadığı birine saati soran eşini delik deşik edip, “cilve yaptı” indirimi, eşini katledip kot giyiyordu, piercing takıyordu, çantasında doğum kontrol hapı buldum.” indirimi, kadın programında , ‘Babam bana tecavüz etti’ diyen kızını öldürüp, “babasını kamuoyunda rezil etti” indirimi, mahkemeye takım elbiseyle ve kravat takarak geldiği için, “iyi hal” indirimi verildiğine, ibretle ve şaşkınlıkla,  rahmetli Nesin ustanın öykülerini aratmayacak çelişkilerle tanık olundu.

* Ve yine bu nedenledir ki;                                                                                                                      “Dişisine kötü davranan tek hayvan insanoğludur!” sözünü doğrularcasına;  kadına şiddet hızla artarak devam ederken 2020 yılındaki işlenen cinayetlerin sayılarına eklenen, nedeni saptanamayan olaylarda 400 den fazla kadının her türlü tacize maruz kaldığı saptamasından,  ülke gündemine düşen ve yürekleri yakan,                                                                                                                                      *Pınar Gültekin, *Şeyma Yıldız, * Emine Yanıkoğlu, *Emine Bulut…

*Ve gencecik Özgecan Aslan!    Ve yüzlerce kadın cinayeti.  Bu çağda ülkeme hiç yakışmadı.                                                                                                               Özgecan  Aslan yukarıda beyefendilerin nitelemelerine uymasa da, okul dönüşü başına geleceklerden habersiz bindiği dolmuşta tecavüze uğradı, öldürüldü ve yakıldı.   Yine gencecik Emin’e Bulut’un kızı önünde boğazı kesildi.

Adaletin “hiç” edilmiş olması yüzünden, iyi halden ve infaz yasasındaki ceza indirimi uygulamaları nedeniyle caydırıcılığını tamamen yitirmiş cezalar yüzünden, her gün biraz daha yükselen şiddetin geldiği noktanın vahameti ne zaman anlaşılacaktır? Daha yaşamının bahalarında  hunharca katledilen anaların,kardeşlerin… İnsanlıktan nasibini alamamış bu insancıklara verilecek hangi ceza, bu yüz karası suçun  bedeli olabilir ki?   Ana-babanın yüreğine düşmüş ateşi  hangi ceza söndürebilir  ki?

EDEN BULUR ÇEŞMESİ

Geçtiğimiz yıllarda, Meandros Festivali etkinlikleri kapsamında Didim Kent Karıncalarıyla birlikte Güzel Çamlı Milli Park’a gitmiştik. Dönüşte bir çeşmenin yanında mola veren araçtan indiğimizde suyu buz gibi üzerinde “EDEN BULUR ÇEŞMESİ” yazan ve sürekli akan çeşmeden günün tatlı yorgunluğuyla kana kana su içmiştik. Adı ilginç gelen çeşmenin önünde fotoğraf çektirmeyi de ihmal etmedik. Feysbuktaki meraklı bir arkadaşımın soruları üzerine ben de üşenmedim geçen hafta sonu kalktım çeşmenin bulunduğu yere gittim. Çeşmenin hemen yanı başında bir köy sofrası var. Geçenler buradan bazlama alıyor, gözleme yiyor, kahvaltı ediyor, çay içiyor. Ben de bir süre gelip geçeni gözlemledikten sonra ora köylülerinden Nazif amcayla tanıştım. Havadan sudan derken konuyu eden bulur çeşmesinin öyküsüne getirdim.

Eskiden, bizim çocukluk yıllarımızda köy köy dolaşıp çocuklara masallar anlatan “masalcı gezginler” vardı, o zamanlar başka eğlence olmadığı için,-hatta elektrik bile yoktu-.Gaz lambasının ya da fenerin çevresine toplanan çocuklara masallar anlatırlardı. Ninelerimizin de böyle masal anlattıkları uzun kış gecelerini hep anımsarım. Ağaçlı  Köyü’nden Nazif amcaya, bu çeşmenin öyküsünü sorduğumda, o günlerden kalma bir masalcı dede gibi anlatmaya başladı.

“Biz de nenelerimizden duymuştuk, kuşaktan kuşağa anlatılır durur. Bu “EDEN BULUR ÇEŞMESİ”nin öyküsü.

“Yıllar önce burası küçücük, kendi halinde bir orman köyüymüş… Köy halkı kendi halinde yaşar gidermiş. Her köyde olduğu gibi burada da bir aklı kıt genç yaşarmış. Bazan öyle akıllı sözler edermiş ki, delikanlılığa gelince ona “feylozof” adını takmışlar. Bu garip oğlan küçük, büyük herkesin maytap geçtiği, alay ettiği, verdiği karşılıklardan gülünçlükler bulan insanların sevdiği bir gencin adı Dursun’muş… Bir takıntısı; kimi görse, kimin yanından geçse ya da kim onunla alay etse “Eden bulur”, “Eden bulur” sözlerini yineleye yineleye  gidermiş. Bunu kendisine iyilik edenlere de söylermiş.

Evi köyün öbür yakasında, biraz evlerden ırakta bir Vesile kadın yaşarmış. Kocasını genç yaşta yitirince, oğlu Musa’yla  birlikte yaşamaya başlamış. Gel zaman, git zaman deli Dursun’un yaşıtı olan Musa askere gitmiş. İyice yalnız kalan Vesile kadın, iyice huysuzlaşmış, hoşgörüsüz ve saldırgan hale gelmiş. Öyle ki bahçesinden meyve koparmaya gelen çocuklara bile acımadan koca koca taşları atarmış. Hiç kimseyle de geçinemezmiş. Bir rivayete göre Bulgaristan’dan buraya göçmeden önce, erkek kardeşi aşık olduğu zengin bir Bulgar kızını alıkoyunca zindana atılıp zincire vurulmuş. Kardeşini bu durumda gören kadın aklının birazını  yitirmiş. Zaman zaman tuhaflığı  artan Vesile Kadın çevresindeki herkese hırçın ve kırıcı davranırmış. Bir gün Deli dursun” Eden bulur” , “Eden bulur” diye söylenerek havluda fırına ekmek atan Vesile kadının başına dikilmiş, kadın onu kovsa da gitmemiş. Fırından yeni çıkmış ekmeklerden birisinin içine, fare zehiri katmış ve zehirli ekmeği Dursun’a vermiş.

Dursun ekmeği alıp,”Eden bulur”, “Eden bulur” diye söylene söylene köyün çeşmesine varmış  . O sırada Fadik kız çeşmeye suya gidiyormuş. Dursun onun testisini taşımak için yol arkadaşlığı etmiş ve çeşme başına gelmişler. Fadik kız ona güzel şeyler söylemiş yardım ettiği için. Ekmeği çeşmenin başına koyan Dursun, testiler dolunca tekrar evine kadar Fadik kıza eşlik etmiş. Feylezof  Dursun çeşmenin başına koyduğu ekmeği unutmuş.

Vesile kadının oğlu Musa’da o gün tezkereyi almış köye geliyormuş. Uzunca bir yol yürüdüğü için çeşmenin başında elini yüzünü yıkamış, şöyle bir soluklanmış.Tam kalkıp yola koyulacağı sırada, çeşme üzerinde ekmeği görmüş.”Anamın ekmeği gibi, ne kadar da özlemişim” diye söylenip, ekmeği yiye yiye eve yollanmış.Vesile kadın sevinçle kapıda karşılamış oğlunu ama bir gariplik varmış. Ayakta duramayacak kadar kötü oğlu neredeyse üzerine yığılacakmış. Oğlunun fenalık geçirdiğini görünce çığlık çığlığa komşulardan yardım istemiş. O ne kadar insanlara kötü davransa da komşular gelince, çığlığın nedenini  anlamışlar. Hemen o zamanlar da köyün tek at koşucusu, “Beygirci Ahmet Aga” at arabasını koşup, dört nala Söke’ye hastaneye yetiştirmiş oğlanı. Doktorlar müdahale edip kurtarmışlar delikanlıyı.Vesile kadın olayı oğlundan dinlediğinde ekmeğe zehir koyarak ne kadar büyük bir yanlış yaptığını anlamış. Dursun’un söylediği ”Eden bulur”,”Eden bulur” sözlerinin ne akdar doğru olduğuna tüm köylü hak vermiş ve olayın yaşandığı bu çeşmenin adını da “EDEN BULUR ÇEŞMESİ” koymuşlar. Vesile kadın da yaşananlardan sonra, insanları seven ve onlara iyi davranan bir kadın olmuş.

Bizim köye ait olan bu olay daha sonra dilden dile dolaşırken değişikliklere uğramış, farklı farklı anlatılır olmuş. Ama asıl öykünün yaşanmış kaynağı bu çeşmedir ve benim anlattığım gibidir. Bu çeşme de bir çok değişikliğe uğramış ama hep tekrar tekrar yapılarak günümüze kadar gelmiştir. İşte Gazeteci bey oğlum,”EDEN BULUR” çeşmesinin hikayesi budur.

Ben de bu araştırmayla masal dağarcığıma yeni bir şey katmış oldum. Aynı zamanda yıllardır yurdun her bir köşesinde değişik şekillerde anlatılan ve kitaplara yazılan bir öykünün kaynağını hem de aslını bulup siz dostlarımla paylaşmış oldum.

 

“”Yaşamı tam anlamıyla kavramaya başladığımda  o an’a değin başkaları tarafından uygun görülen bir yaşamın  gel-gitli yollarında çaresiz çabalarla yönümü bulmaya çabalıyordum. Hep başkaları tarafından beğenilmek, övülmek, ödüllendirilmek üstüne kurulmuş bir yaşamla cebelleşiyordum. ( 1971 Mayıs)” Yarım kalmış bu günceyi lise ikinci sınıfa başladığımda günlük defterime böyle not düşmüşüm.

O günlerden bugüne geçen yıllar; başkalarının beklentilerinden, kendi benliğimi  kurtarmakla geçen uzun bir yolculuktu benim için. Bulunduğum yerle olmak istediğim yer arasında kat ettiğim zahmetli yolculuk, yanlış yerde bulunmaktan ötürü yaşadığım içsel huzursuzluk da yerini yeni umutlara ve sevinçlere bırakmaya başladı, bunca yılın sonunda.

‘Tanrıyla Konuşma’ adlı kitabında  D. Walsh, “”Yaşamın tamamı kim olduğunuza karar verme ve bunu yaşama sürecidir.” diyor.  Yaşamım süresince aldığım yenilgiler, uğradığım düş kırıklıkları; kendi yeteneklerimi keşfedip bunları hayata sunmak yerine, ne olursa olsun başarılı olma çabalarımdan kaynaklandığını öğretti zaman. Sevgi ve farkındalık hep iyiye güzele götürürken beni, suçluluk duygusu ve korkunun tüm mutsuzluğumun kaynağı olduğunu anladım. Kendi benliğime yaptığım yolculukta ilerledikçe yaşama olan katkılarımın daha farklı bir anlam kazandığını gördüm. Okudukça yaşam dağarcığımı zenginleştiren yeryüzü bilgelerini ortak noktada buluşturan “”Sadece kendiniz olunuz!”” önerisi ulaşılması gereken hedefi gösteriyordu. Kendim olmayı başardıkça, başkalarının benden anlamsız beklentileri değerini yitiriyordu. Kendi yeteneklerimi görmezden gelip düştüğüm yılgınlıklarda, ne yapayım, elimden gelen budur.” Yılgınlığına sığınmak içsel yolculuğumun önündeki engellerden biri olduğunu anladığımda, kendim olmanın beni gerçek anlamda huzurlu bir yaşama götürdüğünü gördüm. Çünkü kendimin en iyi halini bulmak, beklentilerimin yaşama geçmesinde önemli bir yer tutuyordu. Ya hayatın efendisi, ya da kölesi olacaktım. Seçim ve tercihlerimin belirleyicisi olduğu bu olgular,  farkındalığım arttıkça olumlu yönde gelişti.

Mutluluk da, mutsuzluk da bizim içsel dürtülerimizdir. Oysa biz huzuru da, mutsuzluğu da dışarıda ararız. Olumsuz düşünceler bizi istenmeyen durumlara, olumlu düşünceler de hedeflerimize ulaştırır.  Olaylardan çok olaylara yüklediğimiz anlamlar davranışlarımızı belirler.

 

Burada tutunamayanların  bazıları  Kırkağaç’a göçtüler,  Foça’ya göçtüler.  Manisa’ya göçenler oldu,  kasaba derler, bir yer var orada oraya göçenler oldu, Turgutlu’ya. Sonradan gidenler teker teker yeniden geldiler. Gelen  o 30 haneden beğenmeyip gidenler grup grup gittiler.  Mesela bir grup gitti Kırkağaç’a, bir hane toptan gitti, ailecek, temelli gittiler,  iyi ama burasını beğenmediler, o taraflar daha da  kötü çıktı. Gittiği yer, geldikleri yeri aratmış.  Orada onlara bir yer göstermiş hükümet, bataklıkmış oralar.  Sivrisinek, sıtma. Bir yazı orada geçirmişler. Güze doğru kalktılar, kaçtılar geldiler.  Foça’ya göçenler, Sekiz  sene sonra geldiler. Benim hanımın ailesi de Foça’ya gidip, dönenlerden.  Gidenler, kalanlar, dönenler  tarım yaptılar hepsi, tarımdan başka yapacak  bir şey yok. Ekseri geçim kaynağı tütün.  Bulgaristan muhacirleri  tütün nedir, bilmiyorlar.  Memleketlerinde işlememişler, tütün yokmuş oralarda.  Onlar biraz zahmet çektiler  öğreninceye kadar.

Ağaç filan var mıydı?  Meyvecilik yapılıyor muydu?

Ağaç çok vardı,  Rumlardan kalma.  Badem, incir, nar,  zeytin ağaçları vardı. Bir de  keçiboynuzu çoktu deniliyor,  yemiş değil o karın doyuran bir şey değil.  Hayvan yemi gibi bir şey, fakirin işine yaramaz.  Bulgaristan’dan gelen muhacirleri boş evlere tevcih ettiler, onları paylaştırdılar.  Köylülerden kimisi damını verdi,  Kimisi samanlığını verdi. O kış onların inşaatı başladı. Bir sene de yeni evlerini hazırladılar. Otuz altı ev o kış içinde bitti. Her hane kendi evine geçti o sene.  37’ de bir göç daha geldi, Bulgaristan’dan,  Romanya’dan. Atatürk’te nafileydi o zaman,  hastaydı. Onları da buradaki eski evlere yerleştirdiler ama  Atatürk ölünce 38’ de onlara ne ev verdiler ne de bir şey.

Onlar meydanda mı kaldılar, çadır mı kurdular?

Yok kulübe yaptılar, gavurdan kalma yıkık evlere yerleştiler. Tamir ettiler.

Ahmet amca köyde bir çok taş ev, bakımsız yıkılır durumda, devlet bunlarla ilgilenmiyor mu?

Burası sit alanı, izin almadan bir çivi bile çakamazsın, çok ağır ceza veriyor devlet. Ama devlet burada on sekiz taş evi korumaya aldı, ama keşke almasaydı. En önce onlar yıkıldı yok oldu. Ahmet amca gülümsedi.

İlk gelenlere toprak verdi mi devlet?

Verdi nüfus başına 10 dönüm toprak verdi.  Ödemeli dağıtıldı topraklar o zaman. Yirmi senede ödediler. Çalışıp, ekip biçip kazandıklarından ödediler.

Kaynaştınız yani gelenlerde tabii ki?

Eh kaynaştık, maynaştık.  Ama onların durumu zayıftı. Fakirdiler,  ürün çıkaramıyorlardı, taksitleri ödeyemiyorlardı.  Sonra devlet, ödemeyenleri affetti.  Aramızda kız alıp vermeler oldu.  Herkes Kaynaştı. Bulgaristan’dan gelen göçmen kızları çok güzeldi, suratlar nar gibi,  pancar gibi kızlar bakımlıydılar.

Yunanistan’dan ikinci göç dalgası oldu mu?

Hiç olmadı, bir mübadeleler gelmişti. Başka gelen olmadı.  Bizim durumumuz farklı. Biz mübadeleliydik. Bizim durumumuz Lozan’da karara bağlanmış.

Türkiye’nin içinden göç aldı mı burası hiç ?

Çok az  gelen oldu. Göçler şöyle oldu, Burada o zaman askerler vardı,  gümrük askerleri, piyade askerleri. Çoğu burada kaldı, memleketinde iş yok, güç yok buraları beğendiler, kaldılar  yerleştiler. Sonradan nüfusunu buraya aldıranlar oldu, ama önemsiz. Öyle nüfusun çoğalmasını pek etkisi olmadı.

Araya bir soru da Ahmet amca sıkıştırdı. Sen de muhacirle gibi konuşuyon Ali hoca, siz nerden gelmişsiniz?  Baba tarafı Bulgaristan Eski Cumalı. Babam 1937’de geldiklerinde 5 yaşındaymış. Köstence’den binmişler vapura Gelibolu’ya inmişler. Trakya’ya  yerleşmişler. Anne tarafım da Rus harbi sırasında Kırım’dan  Silistre’ye göç etmek zorunda kalmışRomanya’ya. İkinci dalga Otuz Yedi Bulgaristan göçmeni onlar da.

Tütüncülük neden köreldi Ahmet amca?

Amerika köreltti.  Tütüncülüğü  o kararttı. Amerika’nın Virjinya tütünleri vardı, buranın tütününe şark tütünü derlerdi. Yerli tütün, şark tütünü.  Virjinya  tütününe yüzde yirmi-otuz destek yapardı devlet. Karma yapılırdı,  bu da kaliteyi düzeltirdi yerli tütünde.  Bir zaman sonra bizim tütüne ihtiyaç kalmadı.  Virjinya  piyasayı ele geçirdi. Bu sefer açık pazar dediler,  Amerikan tütünü gelmeye başladı.  Türkiye’nin içinde o tütün satılınca bizim tütünün canına rahmet okudular. Amerikan cıgarası daha cazip hale geldi. 5 lira olsa bizimki de 50 kuruş olsa millet ötekini tercih etti.  Nooldu Sonra, Amerikalılar geldi bizim fabrikaların patronu oldular. Bizim ürettiğimiz sigaraya rağbet kalmadı. Devlet zarar eden fabrikaların zararını karşılıyordu, zamanla kara delik oldu bizim fabrikalar devlete, kambur oldular. Kara delikleri kapatmak için fabrikaları sattı devlet. Fabrikaları Amerikalılar aldı. Burası olduğu gibi Amerikan pazarı oldu, Amerika bu sefer, kendi memleketinde tütün varken, bizimkisini alır mı?

Sözleri henüz bitmeden Ahmet amcanın araya torunu giriyor. “ Dede ninemin iğnesini yapacak mışsın.” deyince söyleşi burada kesildi,  Biz de Ahmet amcanın askerde sıhhiye olduğunu anlamış olduk.  Buradan gitme zamanı gelmişti artık,  ama  söyleşi öyle güzel devam ediyordu ki zamanın nasıl geçtiğini anlamadık.  Ahmet amcanın askerlik anılarını başka bir gün dinlemek üzere, söyleyişi ye son veriyoruz.

Gecenin sessizliğini cırcır böcekleri bozuyor,  bir avlama sesi duyuluyor. Taşıtlar azalmış olsa da yine de mekanik gürültüleri de o doğal seslere karışıyordu.  Binlerce yıldır,  Medusa’nın  tanıklık ettiği olayları gökyüzündeki yıldızlarla paylaşırken,  birçok anıyı belleğine kaydetmiş olan Apollon Tapınağı bir günü daha geceye yolcu ediyordu.

Biz de kent içine doğru yavaş yavaş yol alıyorduk.

(Ahmet amca 26 Ekim 2012 yılında aramızdan ayrıldığında ben yurt dışındaydım, döndüğümde haberini aldım. 85 yaşındaki bir insanın  hafızasına hayran kaldığım Ahmet amcaya, daha soracağım pek çok soru yanıtsız kalmıştı. Işıklar içinde uyusun.)

 

BİTTİ

 

Didim adının nereden geldiği konusunda, iki görüş günümüze kadar gelmiştir. Bir görüşe göre  “ikizlerin tapınakları” ya da “ikiz tapınaklar” anlamına gelen ve Apollo ve Artemis adlı ikiz kardeşleri ifade ettiği, diğerine göre ise  Dindymus dağından alınan bir isim olduğudur. Yıllar önce okul yöneticiliği görevimde iken tesadüfen tanık olduğum bir Türkiye Büyük Millet Meclisi yasa görüşmeleri sırasında ( Bir gün Didimli olacağım usumda bile yokken.) Aydın Milletvekili Sayın Sema Pişkinsüt’ün Yenihisar adının Didim’e dönüşmesi ile ilgili yasayı savunduğu konuşmasını izlemiştim. Yenihisarlıların nedense Didim adına pek de sıcak bakmadığına da zaman zaman tanık oldum.

Kitaplığımda bulunan, eski basım kitaplarımdan önemli bir yeri olan, 1946 yılı basımı TÜRKİYE KILAVUZU adlı kitabın birinci cildi, 416. Sayfasında “(…) Akköy Bucağı Yoran Köyü mevkiinde Didium harabeleri de bir inceleme konusudur. Burada,  şimdiye kadar (dünyada) çıkarılan Apollon mabetlerinin en büyüğü bulunmuştur. (…) ”  şeklindeki kısacık açıklamalardan ibaret bilgiyi de paylaşmak istedim.

Ahmet amcaya sorularımı peş peşe sıralıyorum;

“Köyde yaşayan Yörükler de kalabalık.Onlar nereden geldiler?”

“Yörükler de var beyaa. Mehmet Böcü, Köse Mehmet, Kerim Yıldız, Yalancı Osman,  Kara Süleyman, Süleyman Başboğan, Güllü Hasan, Osman Onbaşı…

“Göçmenler geldiğinde onlar da buradaymışlar mı?

“ Bazıları köy civarında Akbük tarafında köyün biraz ilerisinde Yörük mahallesinde yaşarlarmış, ziraat, hayvancılık yaparlarmış.  Bunların keçi sürüleri vardı. Sığırlar, develer, eşek, at beslerlerdi . Tee Rumlar zamanında da oralarda yaşarlarmış. Önceleri Rumlar,  ‘Müslüman Yoranlılar’ dedikleri  bu Yörüklerle iyi geçinirmiş. Balkan harbinde araları açılmış, birbirlerine düşman olmuşlar.  Yörükler de  Söke, Milas taraflarına göçmüşler.

Ellili yıllarda Karatekeli Yörüklerden köyümüzün toprak hudutları içine gelip, yerleşenler oldu. Bu Gezgin Yörükler, kışı buralarda geçirirler, bahar aylarında Afyon, Uşak taraflarına göç ederler, mallarını,  hayvanlarını oralara götürürlerdi. Develere yükleyip kapkacağını, yatak yorganlarını, keçi kılından yaptıkları Yörük çadırlarını. Sonraları bu gidiş gelişler zorlaşınca çadır yerine evler, damlar yaparak buralara yerleşip kaldılar ve artık bizimle yaşamaya başladılar. Bazıları da  Akköy’ye yerleştiler, eski Yörüklerle kaynaştılar.  Bu Yörük komşular, her Cuma günleri köy meydanında kurulan pazara alışverişe gelirlerdi. Develere, eşeklere yükleyip getirdikleri yumurta, yağ, çökelek, kaymak, peynirleri satarlardı. Bayramlarda da kurbanlıkları, koyun ve keçi gibi hayvanları da onlardan alırdık.

O zamanlar  Söke’ye gitmek, ovanın  sularını aşmak, Menderes nehrini geçmek çok zordu. Kışın tüm ova sular altında kalırdı. Böyle yollar yoktu.  Sonra  köye kamyon geldi,  bu çok iyi oldu, Söke’ye gitmek kolaylaştı. Söke’ye giden köylüler için kamyon bir değişiklik oldu.  Mustafa Aşık ilk kamyon şoförüydü. Ehliyeti vardı, kamyonu o kullanıyordu. Her gün sabah güneş doğunca,  köy Meydanı’ndan Söke’ye hareket eder,  ikindiden sonra geri dönerdi.  Aradan zaman geçti, Çarıkçı Hasan uzun burunlu bir otobüs aldı,  tabi otobüs kamyona göre daha rahattır.  Bu otobüsün bir de plak şeyi vardı,  otobüsün üstündeki hoparlörden bütün köye şarkılar, türküler yayılırdı.”

“ Hangi ürünler ekilirdi o zamanlar?”

“Buğday, arpa, yulaf, çavdar yetiştirilirdi. Orak sıcakları gelirdi.  Kavurucu sıcakların altında orak biçmeye giderdik, öküz koşulurdu. Çift öküz, bazen atlar da düvene koşulur harman yapılırdı.  Çocuklar için düvenin üzerinde harmanda döndükçe keyifli olurdu.  Samanların üzerine savrulur,  harmana düşerdik.  Daha sonra patoz geldi köye.  Biçtiğimiz tahılları demetleyip harmana yıkardık. Patoz buğdayı samanı  ayırırdı. Biçerdöverin de gelmesi işleri kolaylaştırdı.”

“Köy, nasıl kasaba oldu? Nüfus çok mu artmıştı?”

“Dağdan, bayırdan, çayırdan topladık yazdık hepsini. Dağda oturan, bayırda oturan nüfusa dahil edildi. Belediyeyi öyle kurduk 68’de.  Köyde asıl gelişme 75’ten sonra başladı.”

“Deniz kıyıları hep bataklı mıydı?  O taraflar kızlara verilmiş hep, diyorlar daha sonra sahil kıyıları kıymetlenince  damatlar zengin oldu diyorlar, bunun aslı var mı?”

“Şimdi biz buraya geldiğimiz, yerleştiğimiz zaman 24’te,  büyük düşman korkusu var hepimiz de. Zaman zaman Yunanlılar kıyılara çıkıp eşkıyalık yapardı.  Hayvan çalarlar, bilmem ne yaparlardı. Ölen olmadı, ama icabında ölüm korkusu da vardı.  Onun için hep yakın köy civarlarını işlerdik. Çiftçiliği, tarımı,  hayvancılığı köy civarında yapardık.

Bir de köye yakın tarlaların  çiftçiliği güzeldi. Deniz kıyısındaki araziler ekilen her şeyi bozuyordu.  Bu yüzden deniz kıyıları bomboştu 36’ da yeni Muhacirler gelince, boş arazi nerede varsa oralar Bulgaristan’dan gelenlere verildi. Bu sefer zaman geçti, deniz kıyıları kıymetlenince hepsi parladı, onlar zengin oldular. Bulgaristan’dan gelenler,otuzlu yıllarda geldiler. Onlar da bizim gibi, vapurla hem kendilerini hem eşyalarını getirmişler Vapur onları Urla’ya indirmiş. Urla’dan İzmir Kemer istasyonuna gelmişler. Arabaları koşmuşlar. Trene binmişler arabalarıyla beraber Söke’ye , Söke’den buraya arabalarıyla, gelmişler. Geldiklerinde 10 Kasım günüydü sıralandılar köy meydanında. Beni sıtma tutmuştu, yattıydım o günlerde en hasta hasta…

“Kaç hane geldiler?”

“Otuz hane, 60 araba geldiler. Her evin iki arabası vardı. Sayılarını bilmiyorum sadece ev olarak, 30 hane.  Ama Atatürk sağdı o zaman. Varna’dan binmişler, Urla’da inmişler. Onları, devlet burada iskan etti, tarla verdi onlara. Toprak çok o zaman, işleyen yok.   “Nüfus artmış mıydı o zaman?”

“Nüfus artmadı o zaman, gelenlerden Anadolu’ya gidenler oldu.

 

 

 

 

 

Ahmet amcanın torunu mis gibi köy ayranlarını getiriyor.  2500 yıllık Apollon’a karşı yudumluyoruz. Birlikte olduğumuz Yasemin öğretmen de merakla dinliyor konuşmalarımızı, fotoğraf makinesiyle de bol bol fotoğraf çekiyor.

    “Göçmenleri getiren geminin önce Akbük kıyısına geldiğini ama sonra orasının inilecek yer olmadığını, çünkü kıyıda hiçbir yapı görememeleri üzerine,  rotayı değiştirip geriye döndüklerini, Mavişehir kıyılarında bulunan karakol binasını görünce herkesi oraya indirdikleri söyleniyor, Ahmet amca .” diyorum.

   

   “Ben onu duymadım.” diyor ve ekliyor, “ Gümrük binasının önüne gemiden inen köylüler karakol askerleri tarafından karşılanmışlar. İlk geceyi sahilde askerlerle beraber geçirmişler gelenler. Hatta o gece erkekler nöbet tutmuşlar, eşyalar, hayvanlar çalınmasın diye. Sabah olunca köyü aramaya çıkmışlar, askerler de onlara yol göstermiş. İndikleri yerden, bu taş evler, Rumlardan kalan evler baya aralıymış. Bugünkü yaşadığımız, Rumların terk ettiği evlerin olduğu yere gelmişler. Deniz kıyısından çıkıp köye doğru ilk gelenler Apollon’un ikiz direklerini cami minaresine benzetmişler.

Rum evlerini paylaşırken yakın aileler, akrabalar birbirlerine yakın evleri seçtiler ve yerleştirildiler. Hayvanlarını, yaptıkları  ağıllara, damlara yerleştirildiler.”  Bu tapınak toprakla kaplıymış, toprağın altında. Sadece  sütunların göründüğü durumdaymış. O toprağın üzerinde de bir yel değirmeni vardı. Benim doğuşum; buraya geldikten sonra iki  yıl geçmiş ve ben dünyaya gelmişim. Dedelerimiz, babalarımız geldiklerinde köy mezbelelik içinde, otlar, çalılar sarmış haldeymiş. Her yer dikenliklerle kaplıymış, ağaçları bakımsızmış. Köyün çevresini ıslah ederek, üzüm bağlarına, tarlaya, bağ bahçeye çevirmişler. Köylüler yaz geldiğinde bağına bahçesine çardaklar yapar, yazı serin serin oralarda geçirirlerdi. Kışın evlerine gelirlerdi.

Ahmet amca anlatımında bazen –di’li bazen de –miş’li geçmiş zamanı kullanırken mübadeleden iki yıl sonra dünyaya gelişi ve  köyde yaşanan ilk yılların tanığı olmasından kaynaklandığını düşünüyorum.

Ahmet amca gülümseyerek sürdürüyor konuşmasını,

“Bizim köylüler vapur hareket ettikten sonra, davul zurnalarla oyun oynayarak uzaklaşıyorlar. Kıyıda toplanan dost, düşman Yunanlılar, öylece arkalarından baka kalmış Rum köylüler. Tabi sevinenler de üzülenler de olmuş komşulardan.

“Köyün camisi eskiden kiliseymiş, doğru mu?”

“Rumlar’dan kalan kiliseyi camiye çevirmişler o zaman köylüler. Caminin ilk imamı da Hüseyin Hoca olmuş. Yıllarca namaz kıldırmış.  Öbür köylünün oturduğu evlerin durumuna göre, daha büyük Apollon’un bitişiğindeki koca yapı, (parmağıyla gösteriyor.) önceleri Rumlar zamanında sağlık ocağı gibi, hastane, küçük hastane olarak kullanılmış. İki katlı olan bu bina İsmail Abalı ve Ali Abalı’ya ev olarak verilmiş.  Ama şimdi müze yapıldı, bu dış ülkelerden gelen kazıcılar orayı kullanıyorlar.”

“Köye ilk gelenlerin çoğusu ile aynı yıllarda yaşadınız değil mi, o ilk gelenlerden anımsadığın, hatırladığın isimler var mı?”

“ Var tabii olmaz mı? Mustafa Kahya, Salih Onbaşı, Kambur Ramadan, Kara Ali, Kara Salih, Abalı Ahmet, Pala Süleyman, Bekir Hoca.” Hangi birini sayayım sana? Bütün bunlar gelenlerden, Aile reisleri Hasan Onbaşı, Kınacı Musa, Osman Ağa, Niko Mehmet, Teke Hasan, Kasap İdris, Çolak İsa… Daha çok var. Bunlardan başka bir de Bulgaristan’dan gelenler de var. Uzun Ahmet, Berber Hüseyin,  Hüseyin Oruç,  Romanyalı Salih. Bunlar da Bulgaristan’dan geldiler, ilk öğretmenimiz, muhacir öğretmen lakabıyla Hüseyin Oğuz bize öğretmenlik yaptı. Bulgaristan’dan gelenlerle çok kısa zamanda kaynaştık.  Kız alıp verdik, zamanla akraba olduk. Onlar çok çalışkandılar. Bulgaristan’dan gelenler tütüncülük bilmiyorlardı, bizden öğrendiler. Hatta deniz kıyılarına pek gidememiş köylüler, köy civarında tarlalar yapmışlar çünkü tütün deniz kıyılarındaki bataklıklarda, kumsallarda yetişmezmiş. Buraları hep Bulgaristan’dan gelenler aldı ve tarlaya dönüştürdüler. Onlar iyi komşularımızdı.

Tabii bunların yanında köyümüze gelen birçok aile, bu köyde kalmayıp başka şehirlere köylere göçmüşler. Bunlardan bazıları gittikleri yerde kalmışlar, bazıları da geri dönmüşler

O günlerde köyümüzde yaşamak kolay değildi. Kış günleri köyden dışarı çıkamazsın. Yol yok, Söke’ye  gidemezsin. Söke ovası deniz, su altında. Kayık yok, denizcilikten anlayan yok. Hastane zaten yok, ihtiyaç maddelerinden çoğu yok. Yazın ise kuraklık çok fena, su yok, kuyulardan temin etmek çok meşakkatli. Para yok, yoksulluk var. Herkes senede bir defa tütün parası alır. Tahıl, sebze,  meyve durumu da yetersiz.   Kırkbeş’ten sonra yılından buraya Yenihisar adı verildi. Sonra ne olduysa anlamadık, Didim oldu kasabanın adı.

 

 

Arşivler